Gündem o kadar yoğunki iki gün önce 14. Kongresini tamamlayan Türk Metal Sendikası'nın bu önemli seçimini takip edemedim. Çerkezköy'de kapsamlı bir yere sahip olan bu sendika genelde istikrar, denge, 'kazan kazan' mantığıyla sendikal faaliyetlerini yürütüyor. Sendikanın temel ilkesi işçi, işveren ve sendika memnuniyeti üzerine bina edilmiştir. Sözleşmelere bakıldığında sendikanın çalışmalarında en hayati konu şudur: İşçinin emeği sömürülmeden haklarının verilmesi, ekonomik çıkarlarının korunması ve hukuki alanda iş güvencesinin sağlanması esastır.

Yani işçi çalıştığı işyerinin ekmek teknesi olduğu gerçeğini bilecek ve işine dört elle sarılıp verimliliği artıracak ve hakkettiği ücretini de alacak. Bu iş kolunda yıllardır işçi, işveren ve Türkiye ön planda tutularak çalışma barışına katkı sunulduğunu görüyoruz. Diğer sendikalardan farklı olarak bu sendikanın hak alma yolundaki gayretleri "söke söke" değil, karşılıklı "kazan kazan" üzerine kurulmuştur. Türkiye kazansın, işçi kazansın ve işveren kazansın ilkesi daima ön planda tutulmuştur.

Türk Metal Sendikası, Türk-İş'in en tesirli hizmet veren bir sendikası olarak bilinmektedir. Sözü edilen sendikanın Türkiye'nin gerçeklerine vakıf; mazisinde, bugününde bölücülük, yıkıcılık, kışkırtıcılık yoktur. Geleceğinde de olmayacağını düşünmekteyiz. Sendikanın temel felsefesinde ve çalışma anlayışında eski Başkan Mustafa Özbek'in büyük bir etkisinin olduğu gerçeğini inkâr edemeyiz. O'nun koyduğu esas prensipler hâlâ geçerliliğini korumaktadır.

Türk Metal Sendikası'nın çalışma ve faaliyetleri millilik düşüncesinin merkezine oturduğu için bir yönüyle çalışma barışına çok önemli bir katkı sunmaktadır. Ancak bazı noktalarda kişisel hırsların tavan yapmasıyla "salon ve balkon" sendikacılığına geçilmesi eleştirilerin artışına ve yoğunlaşmasına sebep olmuştur.

Örneğin; Türk Metal'da yaklaşık 20 yıldan beridir aynı insanı şube başkanı olarak yerinde görmek işçinin canını sıkıyor. Acaba neden? Yok mu bu adamın koltuğuna ortak olacak bir işçi? Her kongrede tek aday çıkıyor ve herkes de tıpış tıpış oy verip aynı kişiyi onaylıyor. Adam herhalde "sendika ağası" olarak ömrünü o koltukta tamamlamak istiyor. Biri de çıkıp "kardeşim ağalık yaptığın yeter, biraz da senin görevini başka bir işçi yapsın" sözünü diyemiyor. Biz eskiden ağalığın toprakta ve tarımda olduğunu düşünüyorduk. Meğerse asıl ve gerçek ağalık sendikalardaymış.

Bu sendika ağalığı öyle bir rehavetli yerdir ki, oturan bir daha o koltuktan kalkmak istemiyor. Zaten kalksa da hiçbir işçi korkusundan o koltuğa dönüp bakmak istemiyor. Çünkü sendika ağası aynen toprakta olduğu gibi işçiyi bir nevi "maraba" görüyor. Hangi sendika temsilcisi başını kaldırsa ya temsilcilikten oluyor ya da ekmek teknesi gördüğü işinden oluyor. Sendikalarda sendika ağalarının ve onun müritleri olan temsilcilerinin dışında hiçbir işçinin ağırlığı yoktur. Onların kime oy vereceği daha önceden kararlaştırılıyor. Onlar kendilerini idare edecek başkan ve temsilcilerini seçerken oldukça robotik davranıyorlar.

"12 Eylül işçi haklarına tırpan çekti ve haklarını kısıtladı" görüşü doğru bir görüştür ama yeterli bir görüş değildir. 12 Eylül’den sonra kısmen serbest bırakılan işçi haklarını bu sefer sendikacılar kısıtladı. Yeterince şeffaf olamadılar. İşverenle kurdukları menfaat ilişkilerini işçinin haklarını satarak karşıladılar. Sendikalı işçiden topladıkları paraları kötü amaçlarda kullandılar. İşçide güven bırakmadılar. Bu yüzden işçiler sendikalara üye olmak istemiyor. Ve sendikalar üyelik konusunda çok zorluk yaşıyorlar. İstihdam ve iş gücü artışına rağmen sendika üyeliğinin yerinde sayması ne ile izah edilebilir? Ücret konusunda sendika başkanı ile yönetim kademesinin aldığı aylık ile sendika üyesi işçinin aldığı aylık arasında dağlar kadar fark vardır. Sendikacılığı yaygınlaştırmak istiyorsak derhal sendika ağalığına son vermeliyiz. İki dönemden fazla temsilci veya başkan seçmemeliyiz. İşçiyle temsilci veya başkanın arasında maaş farkı uçurum kadar olmamalıdır. Sendikalar işçiden aldığı aylığı nereye harcadığını ayda bir de olsa askıya asmalı ve tüm işçiler onu görmeli ve okumalıdır.

Şeffaflık, görünürlük ve bilinirlik sadece sendikalara değil, tüm kurum ve kuruluşlara hakim olmalıdır.

FAHRETTİN MASUM BUDAK