Bizim Batıcı devrimciler ile Batıcı solcular tam bir buçuk asırdır havanda su dövüyor. Herkes Mersin'e giderken onlar tam tersine gidiyor. Tabanda karşılığı olmayan, tabansızlar gibi hareket ediyorlar. Zamanlarını ve enerjilerini boşa harcıyor, bir buçuk asırdır boşuna kürek çekiyorlar. Eller aya giderken onlar hep yaya kalıyor.

Hakikatte bu kesimlerin işi gücü spekülasyon ve manipülasyon yaratmak, sekülerizmi tepeden inme yöntemlerle kitlelere kabul ettirmektir. Bu konudaki tavizsiz tutumları, bu milleti onlarca yıldır uğraştırıyor. Ancak bir hususu bilip de bilmemezlikten geliyorlar: Milletin değerlerine burun kıvırıyorlar. Nitekim bunun tarihteki örneklerini çok gördük. Milleti ve milletin değerlerini önemsemeyen akımlar kaybetmeye mahkumdur.

Bu meselede Batıcı devrimcilerin kuyruğuna takılan bazı “Türkçüler” de maalesef farkında olmadan onlara payanda oluyorlar. Milletin değerlerini istemeyen kesimlerin başarı şansı yoktur. Unutmayalım ki milletin değerlerini sevmeyenleri millet de sevmez.

Bu ülkede Batıcı devrimciler, milletin değerlerinin bir bölümüne sırtlarını çeviriyorlar. Oysa milletin değerlerine sahip çıkabilselerdi sık sık yönetime katılma şansını yakalamaktan geri kalmazlardı. Burada, Batıcı devrimcilerin göremedikleri çok önemli bir faktör vardır: İnanç faktörü!

Batıcı devrimciler hiçbir zaman inanç faktörüne saygılı davranmadılar. Ne zaman yurt içinde veya yurt dışında dinle ilgili bir olay yaşansa, derhâl inanç karşıtı söylem ve eylemlerini o tarafa yöneltiyorlar.

Nitekim son zamanlarda Azerbaycan'da, bizim 28 Şubat 1997'de yaşadığımıza benzeyen bir haksız uygulamayla karşılaşınca bunu kınayacaklarına hemen uygulamanın arkasında durdular. Türkiye'de olduğu gibi aynı hastalıklı zihniyet bir kez daha sahne almaya başladı. “Arap'ın kültürünü istemiyoruz!” diyerek vaveylayı kopardılar. Çağdaşlıktan, medenilikten ve laiklikten bahsederek Aliyev'in baskıcı zihniyetine destek verdiler. Kız çocuklarının okul kapılarından geri çevrilmesine alkış tuttular. Gözyaşlarına karışan beddualarını ve ahlarını görmezden geldiler.

Diyeceğim odur ki böyle bir icraatın rövanşı, Türkiye'de olduğu gibi Azerbaycan'da da çok sert olacaktır. Bunu bir kenara yazın ve asla unutmayın!

Başörtüsü geleneğini Araplara bağlayanlar, şimdiki giyim kuşamın Batı'dan geldiğini neden söylemiyorlar? Mini eteğin, göbek açıkta dolaşmanın Türk toplumunda yeri var mıdır? Bunu neden konuşup gündeme getirmiyorlar?

Hiç kimse milletin değerlerini hiçe sayarak bir yere varamaz. Bunu Türkiye'de iliklerimize kadar yaşayıp gördük. 28 Şubat'ın bin yıl süreceğini söyleyen Batıcı devrimciler ve solcular, bu zulme ancak üç dört yıl dayanabildiler!

Millet, 28 Şubatçılara öyle bir tokat attı ki sesi Hizan'dan Çin'e, Maçin'e kadar duyuldu. O bildiğimiz başörtüsü zulmü, onları tam 25 senedir süründürüp duruyor. Hem iktidarı kaptırdılar hem Cumhuriyet'i kaptırdılar hem de kendilerini kaptırdılar! Üstelik bırakın okul kapılarını, Meclis dâhil devletin tüm kurumlarının kapıları başörtüsüne ardına kadar açıldı.

Şimdi bakıyorum da bizim Batıcı devrimciler, solcu aydınlar, jakobenler ve liberaller, âdeta dil birliği etmişçesine Aliyev'in bu acımasız uygulamasının kuyruğuna takılıp sonu meçhul bir karanlığa doğru yol alıyorlar.

Pişman olacaksınız, kaybedeceksiniz!

Bereket versin ki bu kesimlerin üst düzey siyasetçileri, 28 Şubat'tan ders almış olacaklar ki Azerbaycan'da olup bitenlere karışmıyorlar.

Elçibeycilik gitti, Aliyevcilik geldi! Elçibeyciler Aliyevci oldular!

Adaletli güç fazilettir, adaletsiz güç ise zulmettir!

Bu yüce milleti sekülerci çevreler tam elli yıl oyalayıp geri bıraktılar. Hani Cumhuriyet elden gidiyordu? Hani şeriat geliyordu? Hani laikliğin köküne kazma vuruluyordu? Ne oldu? Ne değişti?

Şuna inanın ki bütün dünyaya şeriat gelse Türkiye'ye gelmez, gelemez! Milletin böyle bir derdi yoktur. Zaten kimse de istemez. Bu ülke yaklaşık bin yıldır laik sistemle yönetilmektedir. Ne Selçuklularda şeriat kanunları vardı ne de Osmanlılarda...

FAHRETTİN MASUM BUDAK