İktidarlar ya da egemen makamlar, tarih boyunca ihtiyaç duyduklarında kullanmak üzere bazı kavramları daima ellerinin altında hazır tutmuşlardır. Bu kavramlar, zamana ve çağa göre farklı söz ve kelimelerle ifade edilseler de genel olarak aynı anlamları koruyarak geçerliliklerini sürdürmüşlerdir.
Peki, bu kavramlar hangileridir? Neden bu kadar etkin ve belirleyici olmuşlardır? Şimdi gelin, tarih boyunca böylesine etkili olan bu kavramlara biraz daha yakından bakalım.
Sözünü ettiğimiz kavramlardan birincisi ve belki de en önemlisi dindir. Din, insanlık tarihi boyunca egemenler ve iktidarlar tarafından sürekli kullanılmıştır. En çok ihtiyaç duyulduğu zamanlarda dinin egemenlere büyük faydalar sağladığı görülmüştür. Hatta din, iktidarların asla vazgeçemedikleri bir kavram olarak daima ilk sırada yer almıştır.
İkinci kavram ise yargıdır. Yargı, bir diktatörlüğün ya da saltanatın yönetim anlayışına göre farklı adlarla anılsa da yerleşik ideoloji doğrultusunda şekillenerek etkinliğini korumuştur. İktidarlar, bu iki kavramın yanı sıra, hüküm sürdükleri dönemlerde toplumun en itibarlı, saygın ve kabul gören insanlarını, liderlerini veya şeyhlerini kutsayarak kendi iktidarlarının devamlılığını sağlamaya çalışmışlardır.
Şimdi bu üç kavramı biraz daha açalım ve üzerinde birlikte düşünelim.
Hangi devirde olursa olsun iktidarlar, din kavramına büyük önem vermiş; onunla yatıp onunla kalkmışlardır. Bu kavrama başvurmadan önemli gördükleri hiçbir işe girişmek istememişlerdir. Çünkü yönettikleri halkı ikna etmenin, hatta gerektiğinde kandırmanın yolunun çoğu zaman dinden geçtiğini biliyorlardı. Toplumsal destekten yoksun eylem ve icraatların başarıya ulaşmasının zor olduğunun farkındaydılar. Egemenlerin vazgeçemedikleri en elverişli alanlardan biri işte bu alandır.
İktidarlar, dinin gücünden yararlanarak saltanatlarını korumaya çalışmışlardır. Tarih boyunca dinî meşruiyetin devletlerin ve saltanatların ayakta kalmasında önemli bir rol oynadığı görülmektedir. Tarihte yaşanan olaylara baktığımızda bunun pek çok örneğiyle karşılaşırız.
Yezid'in Kerbelâ'da Hz. Hüseyin'in katledilmesine yol açan yönetim anlayışı, dinî yorumlar ve siyasi meşruiyet iddialarıyla ilişkilendirilmiştir. Yavuz Sultan Selim, Safevilerle mücadelesinde şeyhülislamdan aldığı fetvalara dayanarak hareket etmiştir. Benzer bir anlayışı Büyük Hakan Timur ile Yıldırım Bayezid arasındaki savaşta da görmekteyiz. Keza Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan ile Fatih Sultan Mehmet Han arasındaki mücadelede de dinî gerekçelerin ve fetvaların rol oynadığını biliyoruz.
Toplumsal ve siyasal hareketlerde, düzenin ve intizamın sağlanmasında dinin rolü tarih boyunca önemli olmuştur. Ancak dinin toplumsal hayattaki etkisi kadar, iktidarlar tarafından nasıl ve hangi amaçlarla kullanıldığı da üzerinde durulması gereken bir konudur.
Benzer bir durum yargı alanında da karşımıza çıkmaktadır. Bazı durumlarda saltanat sahipleri ve iktidarlar, yargıyı bir baskı aracına dönüştürmekten çekinmemişlerdir. Şeriatla yönetilen sistemlerde bu işlev kadılar aracılığıyla yerine getirilirken laik sistemlerde de yargının iktidarın etkisine girdiği ve baskı aracı olarak kullanıldığı örneklerle karşılaşılmıştır. Elbette burada mesele, yargının kendisi değil, bağımsızlığını yitirerek iktidarın emrine girmesidir.
Din ve yargı, tarih boyunca devletlerin, egemenlerin ve saltanat sahiplerinin ihtiyaç duydukları anlarda başvurdukları en önemli araçlar arasında yer almıştır. Bu iki kavramın toplum üzerindeki etkisi, iktidarlar açısından büyük bir güç kaynağı oluşturmuştur.
Üçüncü kavram ise toplumların ve devletlerin dinî değerleriyle kurucu önderleri, tarihî şahsiyetleri ve sembol isimleridir. Bu konuda sayısız örnek bulunmaktadır. Egemenler, iktidarlar ve devletler, bu değerleri zaman zaman kendi çıkarları doğrultusunda kullanmış, hatta onları bir istismar mekanizmasının parçası hâline getirmişlerdir.
Örneğin Abbasiler, Ehl-i Beyt sevgisini ve bu konudaki toplumsal desteği iktidara geliş süreçlerinde etkili biçimde kullanmışlardır. Daha sonraki dönemlerde ise dinî öğretilerin ve mezhepsel kurumların siyasi iktidarlarla ilişkisi, yönetimlerin meşruiyet arayışlarında önemli bir yer tutmuştur. Hanefiliğin kurucusu olarak kabul edilen İmam-ı Azam Ebu Hanife'nin adı ve öğretileri etrafında gelişen tarihsel süreç de dinî otorite ile siyasi iktidar arasındaki ilişkinin farklı boyutlarını göstermektedir.
Tarih bunun gibi pek çok örnekle doludur. Sovyetler Birliği'nin varlığını sürdürdüğü dönemde Lenin ve Stalin'in şahsiyetleri, yönetimin ideolojik meşruiyetini pekiştirmek amacıyla öne çıkarılmış; yapılan icraatlar çoğu zaman bu liderlerin isimleri ve mirasları üzerinden meşrulaştırılmaya çalışılmıştır.
Benzer bir tutumu günümüz yönetimlerinde de görmekteyiz. Aziz ve şanlı Atatürk, hangi partinin veya hangi iktidarın siyasi söylemlerinde kullanılmamıştır ki? Sağcısından solcusuna, liberalinden demokratına kadar geniş bir siyasi yelpazede Atatürk'ün adı ve mirası, farklı amaçlarla siyasetin merkezine taşınmıştır. Her kesim, zaman zaman kendi siyasi anlayışını Atatürk üzerinden meşrulaştırmaya çalışmıştır. Böylece Atatürk'ün adı, siyasi rekabetin ve çıkar mücadelelerinin en çok başvurulan sembollerinden biri hâline gelmiştir.
İşte bütün bunlardan dolayı diyoruz ki: Din, yargı ve tarihî şahsiyetler, iktidarların çıkarlarına hizmet eden araçlar olmaktan çıkarılmalıdır. Bu üç kavramın özgürleşmesi, bağımsızlıklarını koruması ve hiçbir iktidarın tekelinde bulunmaması gerekir.
İnsanlığın içine düştüğü çıkmazlardan kurtulabilmesi için dinin istismar edilmediği, yargının bağımsızlığını koruduğu ve tarihî şahsiyetlerin siyasi çıkarlar uğruna kullanılmadığı bir anlayışa ihtiyacımız var.
Bu üç kavramı iktidarların tahakkümünden kurtaralım; onlara özgürlük alanı açalım. Böylece insanlığın önündeki engelleri kaldırarak daha adil, daha özgür ve daha yaşanabilir bir geleceğe doğru yolumuza devam edelim.