İçlerinde temiz ve berrak bir yol takip edenler olmakla birlikte bu tarikat ve cemaatler öyle bir hal aldı ki, bölücüler, ajanlar ve işbirlikçiler bunların yanında masum kalmaya başladı. Ayette, Hadis'te delili olmadığı halde tarikat ve cemaat şeyhleri, kavslar ve kutuplar; ağızlarına ne geliyorsa söylemekten çekinmiyorlar.

Her isteyen her sözü her yerde söylemek özgürlüğüne sahip olmamalıdır. Düşüncelerin, fikirlerin ve ideolojilerin bir sınırı, bir kapsama alanı vardır. Tarikat da olsa, cemaatte olsa kimse haddini, hududunu aşmamalıdır. Orta yerde bir toplum düzeni vardır. Bu düzenin fay hatları kırıldı mı bunun önüne hiçbir güç geçemez.

Dini bozmak için asırlarca hadis uydurup "yorum" yaptılar. Kuran'a ters ve zıt nice hadislerle Müslümanların karşısına çıkıp İslam'ı ana mahrecinden saptırmaya çalıştılar. Kuran ile hadisleri aynı kefeye koyup tarttılar ve aynı ağırlıkta olduğunu yaydılar. Bu düşünceler ışığında müfessirler, muhaddisler ve kelamcılar yarışa soyundular. İşin nihayetinde birçok mezhebin doğuşuna zemin hazırladılar. Bununla da yetinmediler. Kuran'ın iki manasının olduğunu ileri sürdüler. Biri Batinî, diğeri ise Zahirî'dir dediler. Batinî'yi savunanlar Zahirî'ye, Zahirî'yi savunanlar Batinî'ye saldırdılar!

Kuran'ı ve Hadisleri yorumlamada görüş ayrılığı derinleşince bazı mezheplerin doğuşu su yüzüne çıktı. Mezhepler çoğaldıkça gerçek İslam'dan uzaklaşmalar başladı. Araya giren şahsi yorum ve görüşler beşeri katkıları, dinî katkıların önüne geçirdi. İnsani, nefsi ve cismani arzular dini gölgelemeye veya perdelemeye başladı. Dinin kurucusu kitlelerin kabul ettiği mezhep imamlarının yanında sönük kalınca karşıt görüşler beşeri sistemlerin yardımıyla büyüdü ve İslam'ı kendi yörüngesinden dışarı çıkardı. Artık İslam değil, mezhepler konuşulur oldu. İslam'da bidatlar çığ gibi büyüdü. Aslında tüm bidatlar yerildiği ve reddedildiği halde mezhepler bidatlarla serpildi ve genişledi. Hiçbir mezhep bidatı kabul etmedi ama bidattan da geri kalmadı. Mezheplerin Kuranî çizgiden beşeri çizgiye kaymasıyla ihtilaflar ve ayrılıklar alabildiğine palazlandı. Bu da beraberinde tarikatların doğuşunu hızlandırdı. Devletler nezdinde kabul gören mezhepler, korundu kollandı, zor ve baskı yoluyla kitlelere kabul ettirildi. Diğer mezhepler ise doğru veya yanlışına bakılmaksızın polisiye tedbirlerle birer birer ortadan kaldırıldı. Ayrıca devletlere problem çıkaran mezhepler ayet ve hadislerden deliller gösterilerek çeşitli suçlamalarla gözden düşürüldü.

Mezheplerin azalması tarikatların işine yaradı. Gücün karşısında tutunmakta zorlanan tarikatlar ve cemaatler, mezhepleri kabul etmekle beraber yeni görüşler üretmekte geç kalmadılar. Bunun adına da tarikat ve cemaat dediler. Ürettikleri bu düşüncelerin tamamını mezheplere ve dine dayandırıp meşruiyetlerini tescil ettirmeye çalıştılar. Oysa adlarından başka dinle pek alakaları yoktu. Menkibeleri, kerametleri, hurafeleri, mucizeleri ve beşeri bir takım hikayeleri din diye yutturup tarikatlarının ve cemaatlerinin bünyesini kuvvetlendirdiler.

Nihat Hatipoğlu: "Bana Kuran yeter, başkasına gerek yok demek çağımızın en büyük fitnesidir" diyor. Cübbeli Ahmet de ondan geri kalmıyor: "Kuran yeterli demek sapıklıktır" Fetö bu konuda susar mı: "Kuran Müslümanlığı diye bir sapıklık çıktı" deyip bunu pekiştirmeye çalıştı. İhsan Şenocak "Buharî olmadan Kuran anlaşılmaz. Buharî çökerse İslam çöker" diyor. Halil Konakçı biraz daha ileri giderek: "Kuran Müslümanıyım demek zındıklıktır" şeklinde bir cümle sarf ediyor. İslam'ı tahrif konusunda yüz binlerce söylenmiş İslam dışı sözler vardır!

Cübbeli Ahmet, "Kim ki Peygamberimize ne kadar salavat getirirse cennette o kadar huri verilir" diyor. Ve ekliyor: "Yatana saman yok" Bunların önünü kim alacak? Diyanet'in görevi sadece namaz kıldırmak ve ezan okutmak mıdır?

FAHRETTİN MASUM BUDAK