Yıllardır bir iddiada bulunuyorum; "Bu ülkede herkes becerebildiği kadarıyla hırsızlık yapıyor. Kimileri yüzlerce lira, kimileri binlerce lira, kimileri ise milyarlarca lira çalıyor. İyi, dürüst ve kul hakkı gözeten insan sayımız ise ne yazık ki çok az. Hırsızlık adeta meslek, utanmazlık ise karakter olmuş!
HERKES BECERDİĞİ KADAR HIRSIZ!
Analiz: Selim Çoraklı

Yıllardır bir iddiada bulunuyorum; "Bu ülkede herkes becerebildiği kadarıyla hırsızlık yapıyor. Kimileri yüzlerce lira, kimileri binlerce lira,
kimileri ise milyarlarca lira çalıyor. İyi, dürüst ve kul hakkı gözeten insan sayımız ise ne yazık ki çok az. Hırsızlık adeta meslek, utanmazlık ise karakter olmuş!
Herkes bir şekilde devleti soyuyor, vergi kaçırıyor, sonra dönüp yüzü kızarmadan devleti suçluyor. Oysa anlamadıkları gerçek şudur:
Devletin kasası milletin cebidir; çaldıkları da aslında kendi gelecekleridir!"
Buna itiraz edebilirsiniz ama bu benim 50 yıllık tecrübem sonucu çıkardığım bir sonuç.
“Biz fakir miyiz, bizim ülke olarak hiç mi paramız yok?” sorusuna Şeref Oğuz’un yıllar önce verdiği cevap aslında her şeyi özetliyor:
“Biz fakir değiliz, ahlaksızız!”
Bugün özellikle ekonomik olarak yüzlerce problemle karşı karşıya kalmış isek sorun ekonomik değil; ahlak, vicdan, dürüstlük meselesi ve eksikliğidir. Bir ülkenin en büyük zenginliği parası değil, insanının ahlakıdır. Ahlak yoksa hiçbir problemi çözemezsiniz.
Tam bu noktada Elazığ eski valimiz Muammer Muşmal'ın yıllar önce yaptığı bir tespiti aklıma geldi:
"Biz, % 95 Müslüman, %90 hırsız bir ülkeyiz."
Bunu söylediği için Vali merkeze alınmıştı.
*
Şimdi bazılarınız çok insafsız bir yargılama yaptığımı düşünebilirsiniz. İsterseniz hayatın içinden sizlere birkaç örnek vereyim, bakın o zaman bana nasıl hak vereceksiniz.
Mesela, bir vatandaş KOSGEB'e başvuruyor, araya birilerini sokarak kobi kredisi alıp altındaki arabanın modelini yükseltiyor.
Yine aynı KOBİ destek kredisini alıp kendisine deniz manzaralı dubleks daire alanlar da çıkıyor.
KOBİ kredisi alıp, aldığı parayı işyerini büyütmekte kullanmıyor, aksine faize yatırıyor. Hem taksitle yavaş yavaş geri ödüyor hemde parasına para katıyor.
Birileri işsizlik maaşı alabilmek için işten ayrılmış gibi yapıp hem patrondan, hem de devletten işsizlik maaşı alıyor.
Yine mesela 60 yaşındaki bir kadın yıllar önce ölen babasının maaşını alabilmek için kocasından boşanmış gibi yapıyor ve devleti soyuyor.
Yine birileri devletten aldığı teşvik kredisini geri ödememek için şirketinin içini boşaltıp kendisini zararda gösterip devleti dolandırıyor.
Bazı esnaflar devletten fazladan destek almak ve vergi ödememek için
değerinden yüksek fatura kestiriyor veya naylon fatura satıyor.
Kimileri vergi ödeme dönemi geldiğinde karısının, çoluğunun, çocuğunun şirketinin üzerine yazdırdığı arabalarını yenileyerek devletten vergi kaçırıyor.
Evde hasta annesine, babasına bakıyormuş gibi yapıp bakmadan her ay devletten para alanlar da var.
Kimileri devletten sıfır faizle veya hibe ile para alıyor, daha sonra dükkanını, fabrikasını yakıp hem aldığı o parayı geri ödemekten kurtuluyor hem de sigorta parası alıyor.
Bir kamu kuruluşunda memur veya yönetici olarak çalışan bazı kişiler işini ayarlayıp ayın yarısını izin ile geçiriyor ama ay başında maaşını tam olarak alıyor.
Bazı uyanıklar devlet büyüklerinin yanında bir kare poz çektirip, o pozu kullanarak ihale alıyor, sonrada o işi bir başkasına devrederek parasını devletten peşin olarak alıyor.
Adam işe gitmediği halde, bir tanıdık bulup kendisini devlette çalışıyormuş gibi gösteriyor. Fakat hayatında bir kez bile işe gitmeden, her ay başı düzenli olarak bankamatikten tıkır tıkır maaş çekiyor ve devletin parasını soyuyor.
Devlet, birini yöneticisi yapıyor, o kişi kendi malını vakfeder gibi devletin malını bağlı bulunduğu cemaate veya tarikata aktarıyor. Yani din adına devleti soyuyor.
Köylerde dededen kalma topraklarını ekiyormuş gibi göstererek devletten tarım kredisi alıp başka işlerde harcıyor.
Adam devletin bir yerinde görevli. Eşiyle dostuyla tatile çıkıyor, yemekler yiyor, arabasına mazot doldurtuyor. Sanki devlet babasının malıymış gibi faturayı devlete yani millete kestiriyor.
Bazı polisler arabayı durduruyor, ceza kesmesi gerekirken kıyıda köşede vatandaşla anlaşıyor ve devlet adına giydiği üniforma ile rüşvet alıyor.
Devletin denetlemekle görevlendirdiği bazı burokratlar görevlerini yapmayıp fonlarla milletin dolandırılmasına sebep oluyor.
Milletin vekili, valisi, kaymakamı devletin dolandırılmasına göz yumuyor, bazıları da bundan büyük gelirler elde ediyor.
Doktor eczane ile, eczane ilaç firmasıyla, ilaç firması işbirlikçi küresel ilaç firmalarıyla anlaşıp devleti soyuyor.
Ama sorsan hepsi dürüst, hepsi Müslüman, hepsi Atatürkçü, hepsi milliyetci, hepsi çağdaş, hepsi vatansever!!!
Sonra da hep birden ağız birliği etmişcesine utanmadan, sıkılmadan devleti suçluyorlar.
Aslında devlette bir bozukluk yok. Devlet erkini elinde tutan insanların ahlakı bozuk. Ne yazık ki bunları yapan insanların sütü ve mayası da bozuk.
Rahmetli dedem bu tipler için "Unsuz pişmiş, urvasız (mayasız) kaynamış" derdi.
Hiçbir malzemesi, emeği, aslı astarı olmadan ortaya çıkmış, kendiliğinden türemiş, helal haram korkusu olmayan ve beleşten geçinenler için söylenirmiş.
HÜLASA ETMEK GEREKİRSE NE YAZIK Kİ BU MİLLETİN ÇOĞU UNSUZ PİŞMİŞ URVASIZ KAYNAMIŞ. AMA HEP BAŞINDAKİLERİ KÖTÜLEMEYİ HUY EDİNMİŞ. HALBUKİ RESULULLAH (sav) NE GÜZEL TESPİT YAPMIŞ:
"SİZ NE İSENİZ İDARECİNİZDE ODUR. NASILSANIZ ÖYLE İDARE EDİLİRSİNİZ."
Makalenin başlığında, "HERKES BECERDİĞİ KADAR HIRSIZ!" demiştim. Haksız mıyım?
SON SÖZ KUR'AN'IN OLSUN:
"Siz kendi elinizde olanı değiştirmediğiniz sürece Allah sizin elinizde olanı değiştirmez." (Rad, 11)