Osmanlı İmparatorluğu tarihte kurulan ve aynı soyun yönetiminde asırlarca devam eden Türk'ün en uzun ömürlü tek ve en büyük devletidir. Bu devlet diğer Türk Devletlerinin aksine üç kıtaya hükmetmiş ve buralarda 22 milyon km kareye dayanan yüzölçümüyle en geniş toprakları vatanlaştırarak milletimizin onur kaynağı olmuştur. Tabiri caizse bu uçsuz bucaksız topraklarda uçan kuşlar bile destursuz kanat çırpmaktan korkar hale gelmiştir.

Böylesine kudretli bir devlet ne yazık ki yeniliklere kapalı ve değişime duyarsız yaşamış ve ilk 250 seneden sonra tarikatlara teslim olmuş ve Selefi düşüncenin ve bağnaz mezhepçiliğin girdabına düşmüştür. Öyle ki, siyasi Sünniliğin dört mezhebini şiar edinerek diğer mezheplere kapılarını düşmanca bir tavırla kapatmıştır. Büyük ve cihan şumul padişah Yavuz Sultan Selim Han, Halifeliği pekiştirmek için Mısır'dan ve fethettiği topraklardan iki bine yakın mezhepçi alimi getirip boğazın en güzel yalılarına yerleştirerek onların fetvalarından yararlanma cihetine gitmiştir. Bu mezhepçi ve selefiyeci alimler zamanla verdikleri fetvalarla imparatorluğun ana ekseni olan Yesevi- Bektaşi inancını devletin teşkilat yapısından tamamen uzaklaştırmışlardır.

Yavuz Sultan Selim, halifelik uğruna çekirdeğini Türklerin oluşturduğu devleti, Araplara ve devşirmelere teslimde bir sakınca görmemiştir. Saray, devşirme ve mezhepçi - selefiyeci alimler yetiştiren çağdışı bir okula dönüşmüştür.

Enderun, Harem ve Saray kadrosu devşirmelere peşkeş çekilmiştir. İmparatorluk cihangirlik uğruna Türklerden büsbütün arındırılmış, mezhepçi tarikatçı alimlerin fetvalarıyla devşirme ve gayri müslimlerin bir anlamda kılıcı olup Türkmen katliamına dönüşmüştür.

Kurucu değerlerden uzaklaşan Osmanlı İmparatorluğu, asırlar boyu silahını Türkmenlerin üzerine boşaltmaktan çekinmemiştir. Bunun için de tarikatçı-selefiyeci- mezhepçi alimlerden fetva alarak kurucu değerleri elinden alınan Türkmenleri görüldükleri her yerde "Rafizi, Kızılbaş, Şii, Alevi" diyerek katlini uygun görmüşlerdir. Kızılbaş ve Rafizi Türkmenler devleti kurtarmak ve devşirmeleri ortadan kaldırmak için birçok isyan çıkarmışlar ama muvaffak olamamışlardır.

Anadolu'da Osmanlı Beyliği ile birlikte kurulan irili ufaklı bir sürü beylik, öyle sanıldığı gibi Osmanlıya kolayca tabi olmamışlardır. Bir iki asrı bulan savaşlar neticesinden sonra güce teslim olan beyliklerin bu teslim esnasında oluk oluk Türkmen kanı akıtılmıştır. İşte bu Türkmenler ve Şah İsmail yanlısı olmak zorunda bırakılan diğer Türkmen aşiretler ve oymaklar Rafizi ve Kızılbaş bahanesiyle Anadolu'da kuyulara doldurularak katledilmişlerdir.

Aslında Anadolu'da Türkmen kıyımı Anadolu Selçuklu Devleti'nden beri vardı. Babailik isyanında Türkmenler kılıçtan geçirilmiştir. Baba İlyas Horasanî idam edilmiş ve onun halifeleri Anadolu'nun birçok yerine dağılarak inançlarını yaymaya çalışmıştır. Bunlardan biri de meşhur Baba Şeyh Edebali'dir. Osman Bey'in kaynatasıdır. Osmanlı Devleti’nin ilk kadısıdır. İkinci kadı olan Dursun Fakih de öğrencisidir. Osman Bey, kızını Dursun Fakih ile evlendirmiştir. Anadolu'da Babailik, Bektaşilik, Alevilik ufak tefek farklılıklarla devam eden bir inanç sistemidir.

Osmanlı’da öyle bir zaman gelmiş ki; ilmiyede, ulemada ve umerada Türk ve Türkmenlerin adı geçtiğinde necaset olarak anılır olmuştur. Oysa Osmanlıda, padişahın veziriazamları Türkçe bilmek zorundaydı. Türkçe bilmeyen hiç kimse veziriazam veya vezir olamazdı. Bu mecburiyet Anadolu ve Rumeli Kazaskerleri için de geçerliydi. Yani Türkçe bilmeyen insanlardan üst düzey devlet idarecisi yapılmazdı.

Devam edecek…

FAHRETTİN MASUM BUDAK