Osmanlı’nın olumlu ve örnek taraflarını ele alıp kullanalım ama kötü taraflarını da bir daha yapılmasına meydan vermemek şartıyla eleştirelim ve ibret alınmasını sağlayalım.

Türkler, Anadolu'ya geldiklerinde burada Bizanslılar, Süryaniler ve Ermeniler yaşıyordu. Anadolu'ya Rumeli deniyordu. Bu milletler Hristiyan milletlerdi. Türkler, Hristiyan veya başka soydan gelen milletlerle hoşgörü içinde yaşamaya alışmış bir millettir. Gittikleri ve kaynaştıkları milletlerin kültürlerine hızla adapte olmasını biliyorlardı. Nitekim Anadolu'da da aynısını yaptılar. Ancak kaynaşmak istedikleri milletlerin buna reaksiyon gösterdikleri açıkça görülmekteydi. Uyum problemi yaşayan bu milletlerle Anadolu'da uzun seneler çekişerek, ayrışarak yaşadılar. Dinlerine çok düşkün olan Hristiyan milletler kaynaşmaya her devirde engel oldular. Hatta zayıf dönemlerinde Türkleri Anadolu'dan çıkarmak için zaman zaman atağa geçip işgal ve istilayı kendilerine bir hak gördüler. Haçlı Seferlerini ve Mondros ve Sevr Antlaşmalarını buna örnek gösterebiliriz.

Türklerin karakterinde ve genlerinde başka milletlerle bir arada yaşama arzusu her zaman varlığını korumuştur. Ancak aynı şeyi başka milletlerde görmek oldukça zordur. Üstelik Türkler kendilerinden olmayan milletlerin dinine, donuna ve soyuna hoşgörüyle bakmasını bir nevi zorunluluk addetmiştir. Bu konuda aşırıya kaçan bir anlayışla birlikte yaşadığı milletlerin kültürlerini benimsemekte ve bünyesine uygulamakta bir beis görmemiştir. Örneğin, din ve dil mevzusunda son derece esnek davranarak başka milletlerin dinine ve diline, egemen oldukları topraklarda geniş imkanlar tanımıştır.

Hatta onların dilini kullanmakta, dinlerini benimsemekte ve resmiyete dökmekte bir hayli istekli davranmıştır. Değerlerini tehlikeye atma pahasına başka milletler gibi entegre ve asimileyi aklının ucundan geçirmemiştir.

Türklerin, tarih boyunca yaşadıkları topraklarda devir devir din değiştirdiğini ve yeni dinlere adapte olduklarını biliyor ve okuyoruz. Dil konusunda da aynı esnekliği sürdürdüklerini biliyoruz.

Türkler, Anadolu'da egemenliklerini kabul etmek şartıyla her dine ve her kavme hoşgörüyle bakmasını bilmiştir.

Osmanlı Devleti’nin ilk 200 senesi Türk töresine uygun bir şekilde geçmiştir. Bu dönemde atılan adımlar Osmanlının geleceğini şekillendiren ve uzun asırlar yaşamasını temellendiren bir dönemdir. Türk töresine uygun, Türk ruhuna yatkın ve Türk ahlak ve karakterine elverişli bir yapılanmayla yola çıkan bu devlet, hedeflediği cihan şumul mefkuresini sağlam bir zemine oturtturmasıyla meşhurdur.

Ancak ne var ki, sonraki idareciler ve hükümdarlar bu çizgiyi aynı doğrultuda yürütemediler. Bizans'ın hastalığına, Arapların mezhep bağnazlığına bulaştılar. Bizans'tan kalma bir takım marazi kalıpları devletin bünyesine giydirmekten sakınmadılar. Aynı bakışla Arapların Selefi düşüncesine de ihtiyaç duydular. Devlet, iç bünyenin kabulde zorlandığı bu kavramlarla yola devam edince, zamanla aynı kavramlar devletin tüm birimlerini bir hastalık gibi sardı ve devlet mekanizmasını giderek dumura uğrattı.

Devam edecek...

FAHRETTİN MASUM BUDAK