Cumhuriyet'le birlikte karanlığa gömülen tüm tarikatlar, aradan geçen bunca zaman zarfında hem gömlek değiştirdiler hem de rota değiştirdiler. Artık eskilerin mistik ve nefis tezkiyesine dayalı anlayışları tarihin tozlu sayfalarında yerini almıştı. Atatürk'ten sonra farklı yöntemlerle varlıklarını hissettirmeye başladılar.
Artık tarihteki gibi değil, günümüzde bildiğimiz şekliyle karşımıza çıkıyorlardı. Çok değişik kanallar kullanan cemaat ve tarikatlar; ticaret, siyaset ve makamlar yoluyla devleti ablukaya alma emellerine kapıldılar. Eskiden tarikat ve tasavvuf denilince akla nefis terbiyesi, edep, erkân ve ahlak kavramları geliyordu. Şimdilerde ise bütün bu kavramlar ya unutuldu ya da bir kenara bırakıldı. Varsa yoksa zenginleşmek, makamlar elde etmek ve sonra da son aşama olarak devleti ele geçirmek...
Cumhuriyet döneminde tarikat ve cemaatlerin metot ve rota değiştirerek farklı yollarla nihai hedefleri olan devleti kuşatma altına alma düşünceleri, tehlikenin boyutlarını bir hayli yükseltmiş bulunmaktadır. Artık o klasik tarikat ve tasavvuf ehli cemaatleri mumla aramaktayız. Şeyhler ve müritler; nefisten, terbiyeden ve ahlaktan ziyade dünyevi olayların ve nefsî isteklerin peşine düşmektedir.
Şeyhlerin, kutupların ve gavsların önceliği ticaretle başlıyor, siyasetle devam ediyor ve ardından da devletin kurumları, önemine göre, sinsi ve gizli bir şekilde çembere alınıyor.
Bizi bu düşünceye sevk eden faktör, son yıllarda adı sanı meşhur olan ve çeşitli suçlamalarla gündeme gelen bazı tarikat ve cemaatlerdir. Anılan yapıların hiçbiri, gerçek amacına matuf olarak çalışmıyor. Hepsinin öncelikli gayesi ticaret yapmak, şirketleşmek, holdingleşmek ve para yoluyla toplumu zapturapt altına almaktır.
Zamanımızda cemaat veya tarikat şeyh ve müritlerinin bir hırka veya bir çarıklа dolaştığını görmemiz mümkün değildir.
Türkiye, cemaatçi olarak bildiğimiz FETÖ yapılanmasını da böyle bir anlayışla tanıdı. 15 Temmuz 2016, onların gerçek yüzünü ve devlet içerisindeki yapılanmalarını daha açık biçimde görmemize vesile oldu. İlk önceleri masumane ve İslami bir tasavvuf anlayışıyla bakılan bu cemaat, ilerleyen zamanlarda devletin birçok kurumunu bir örümcek ağı gibi sararak devleti neredeyse teslim alacak bir noktaya geldi. Bereket versin, geride kalan zinde güçler bunların önünü kesti. Yoksa tarih, şimdiki nesli asla affetmeyecekti.
Malum olduğu üzere, millet olarak İslam'a, kutsallara ve mukaddes kavramlara saygılı ve hürmetkâr bir davranışımız vardır. Milletimizin bu hassasiyetini istismar eden bu tür muzır yapıların, maalesef zaman zaman kontrol altına alınması güçleşmektedir.
FETÖ'den sonra milletimizin gündemine Adnan Oktar yapılanması geldi. Adnan Oktar, televizyon programları ve kamuoyuna yansıyan söylemleriyle uzun süre tartışıldı. İslam adına savunulduğu ileri sürülen bazı anlayışların toplumda tepkiyle karşılanması, bu yapıya yönelik eleştirileri daha da artırdı. Hukuki süreçlerin sonucunda bu yapı hakkında da ciddi yaptırımlar uygulandı.
Bunun ardından kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen yapı ve Alihan Kuriş'in açıklamaları gündeme geldi. Alihan Kuriş'in, örgütlenmeye hitap ederken “Dünyada ve ahirette en büyük devlet biziz! Bizden büyük devlet yoktur.” şeklindeki sözleri kamuoyunda tartışmalara yol açtı.
Endişemiz odur ki, Süleymancılardan sonra, geride kalan ve başımıza yeni bir iş açmak için uğraşan İsmailağa Cemaati ile Menzilciler de aynı yolu denemesin.
Eğer devlet müsamahasına devam ederse, benzer cemaat ve tarikatların milletimizin şah damarına kadar sızmaktan geri kalmayacakları endişesini taşıyoruz.
FAHRETTİN MASUM BUDAK