Özellikle son 10 yıldır akıllı telefonlar, ekseriyetin hayatının merkezine yerleşti; adeta ilave bir uzuv yerini aldı. Hayatlarımıza bu kadar entegre olan bu cihazlar, bireysel var oluş şeklimizi, sosyal ilişkilerimizi ve pek çok alışkanlığımızı etkiledi. İş o kadar ileri safhaya vardı ki, “teknolojik bağımlılık” diye bir kavram girdi literatüre. Korona dönemi, dışarı çıkma yasakları, insanların hastalık kapmamak için uzun süre birbirlerinden kaçınmaları; büyük bir bağımlılık dönüşümünü, kimileri için kalıcı ve değişmez bir şekilde gerçekleştirdi.

Bireysel varlık açısından, akıllı telefonlar bireyi hem özgürleştiriyor hem de kısıtlıyor. Bir yandan, anlık bilgi erişimi ve bağlantı sayesinde coğrafi sınırlar kalkıyor: online eğitim, uzaktan çalışma ve pek çok resmi-gayriresmi işleminin elimizdeki bu cihazlarla yapılabilmesi gibi avantajlar hayatlarımızı kolaylaştırıp zaman boşlukları yaratsa da, o boşluklar yine aynı obje ile dolduruluyor. Bazen ben de kapılıp gidiyorum elimdeki cihaza; bir bakıyorum, bir saat zaman geçmiş. Özellikle meşguliyetimin olmadığı zamanlarda daha çok elime aldığımı fark ederek, spor, okuma, temizlik, doğada yürüyüş, arkadaş ziyareti gibi aktiviteler ilave ediyorum günlük rutinime. Altı yaşlarındaki çocuklarıyla güzel havayı fırsat bilerek ormana gelen bir çift, çocuğun eline scooter tutuşturup “Hadi git oyna” dedikten sonra, karşılıklı sandalyelerinde ellerindeki telefonların içinde kaybolup gidiyorlar. Bir süre sonra çocuk, önce ebeveynlerine bulduğu bir çiçeği gösteriyor fakat onlar çok meşgul, ilgilenmiyorlar. Sonra onlardan uzaklaşıyor ve hiçbir sebep yokken avaz avaz bağırarak ağlamaya başlıyor.

Ebeveynler, olmayan bir problemi ararken; gerçekte var olan, çocuğun “Benimle ilgilenin, benimle bir şeyler paylaşın” feryadını görmediklerinin farkına varamıyorlar. Kafelerin önünden geçerken hep dikkatimi çeken manzara şudur: Bir masanın etrafında toplanan değişik yaş gruplarındaki gençler, birbirlerine değil ellerindeki cihazlara bakıyorlar. Esasında bu bağımlılık, her yaş aralığındaki insanları esir almış durumda fakat gençlik daha büyük bir ağırlığı temsil ettiği için büyük dilim üzerinden konuşuyorum.

Peki evlerde durum farklı mı? Gençler kendi odalarında, kapılar kapalı. Belki yemekten yemeğe dışarı çıkıyorlar. Bu cihazlarla ilgilenmekten kendilerini derslerine veremiyorlar. Ya ebeveynler? Onların da durumu çoğu gençlerden farklı değil. Hülâsa, zaman ve mekân fark etmeksizin herkes birlikte ama herkes yalnız. Çözüm? Çözüm zor değil ama irade istiyor. Telefonu bir kenara koyup çocuğumuzun gözüne bakmak, arkadaşımızla gerçekten konuşmak, belirli zamanlarda ekransız kalmak… Pek çoğumuzun telefonunda olan “ekran süresi” ile ilgili verilere arada bir bakmak ve küçük bir hesap yaparak, mesela bir ay içinde telefonda geçirdiğimiz süreyi hesaplamak; bağımlılığımızın farkına varmak için pratik bir yöntem olabilir. Ellerimizdeki telefonlara bakmaktan kafamızı kaldırıp gökyüzüne bakamaz hale geldiğimizin, kulaklarımızın bildirim seslerine yatkınlığının cıvıldaşan kuş seslerini duymamıza mani olduğunun farkına varmamız lazım.


Umarım elimizdeki bu cihazların içinden çıkıp ,birbirimize, hayata, eşimize, çocuklarımıza, doğaya karışacak farkındalığa ulaşabiliriz..
Esenlikler dileğiyle…


ASİYE ÇİFT ŞAHİN