Ben doğrusu bu ayların gelmesini her sene sabırsızlıkla beklerim. Çünkü Nisan, Mayıs ve Haziran aylarında yetiştiğim ve büyüdüğüm Iğdır'da iklime has çok lezzetli sebzeler, bitkiler ve çeşitli türden meyveler bizleri bir mıknatıs gibi kendine çekiyor. Bunların bir kısmı sezonuna göre kolayca elde edilirken bir kısmı da oldukça zahmetle ve meşakkatle toplanır. Örneğin, kayısı ağaçlarından çıkan yapışkanları toplamak ve yemek için mevsimi iple çekerdik. Öyle ki bu bunların çıkmasını dört gözle beklerdik. Yörede, kimi köylerde buna ufak tefek ağız farkıyla "Kekirkke" "Kikirkke" denirken, bizim yukarı köylerde bunun adına "Yapışkan" deniyordu. Gerçekten de ağaçlardan yapışkan gibi çıkardı. Bu yapışkanların çıkma zamanı biz çocuklara bayram gibi gelirdi. Samimi olduğumuz arkadaşlarımızla birlikte gidip bahçeleri dolaşırdık. Genelde sol elimizin arka kısmına toplamaya çalışırdık… Katılığı sıvı kremlerine benzeyen bu yapışkanların kırmızı, sarı renkleri daha bir lezzetli olurdu. Ebatları ağacına göre tırnak büyüklüğünde veya biraz daha küçük olabiliyordu. Kızlarımız pek fazla toplamazdı. Bu iş genelde erkek çocukların işiydi. Erkekler, çoğu zaman toplar toplamaz eve götürüp bu yapışkanları şekerle karıp daha bir lezzetli hale getirirdi. Yapışkan toplama işi öyle sanıldığı gibi kolay iş değildi. Bu yapışkanlar erik dediğimiz kayısı ağaçlarına has bir sıvımsı, tatlı ve lezzetli bir maddeydi. İnsan, yedikçe yemek ve topladıkça toplamak isterdi. Bazen gövdelerinden çok, dal ve budaklarında olurdu. Ağaca tırmanır, en tehlikeli noktalarda olsa da onu almaktan geri kalmazdık. Her birimiz şans ve kısmetimize göre toplar, sevinçle evin yolunu tutardık. Adeta yarış yapardık. Bazı arkadaşlar yemez, sevdiğine götürürdü. Annesine, babasına veya kardeşine verirdi. Onlardan da ya kocaman bir aferin alırdı veya karşılığında harçlık veya bir başka hediye ile taltif edilirdi. Yapışkan veya Kekirkke deyip geçmemek lazımdı. Tadına doyum olmazdı. Çok severdik. Bazen bol bol toplar getirir ve ailece bölüşürdük! İkili, üçlü ve bazen de çoklu gruplar halinde bahçelerdeki ağaçları teker teker dolaşır, arar, bulur koparırdık. Seri ve peş peşe bulduğumuzda çok sevinir ve mutlu olurduk. Yapışkanların ağaç gövdelerinden çıkışı Nisan, Mayıs aylarına denk gelirdi ama bu bazen hızını ve verimini azaltmakla birlikte Haziran ve Temmuz ayına kadar sarkardı. Diğer yandan melecöğüt (kuşkonmaz) ve göbelek (mantar) çıkışı da aynı aylarda başlardı. Bu sebzelerin toplanışı ayrı bir heyecan kaynağıydı. Bunların çıktığı özel yerler mevcuttu. Köylerden ve yerleşim birimlerinden biraz uzak noktalarda yetiştiği için ailelerimizden izin alıp giderdik. Melecöğütler toprak kanalların kenarında, ağaç diplerinde ve otlu yerlerde çok olurdu. Mantarlar ise ham toprakta, çayırlı çimenli yerlerde bulunurdu. Bu sebzelerin bolluğu yağmurun çok yağmasına da bağlıydı. En zor olanı mantar bulmaktı. Erkek çocuklar yapışkan, mantar ve kuşkonmaz toplamada mahir ve şanslı olurken, kız çocukları da yonca, yelmik ve diğer pencerleri toplamada mahir ve şanslıydı. Kızlarımız yonca toplama günleri tertiplerdi. Özel desturğan ile çıkıp bunları doldurup getirirlerdi. Yoncanın, aynı yaş çay gibi üst ve uç kısmı toplanırdı. Ancak yaş çaydan farkı, yoncanın teker teker toplanmasıydı. Yoncalar özel önemle toplanır ve özel önemle koparılırdı. Sonra da eve götürülür ve ailece soyulup yenilirdi. Özellikle tuzlanarak yenilmesi ayrı bir kültür işiydi. İlkbaharda sadece bunlarla yetiniyor değildik. Allah vergisi daha nice besin değeri yüksek otlarımız vardı. Onları da annelerimiz, ablalarımız ve kız kardeşlerimiz gruplar halinde gidip toplar, getirirlerdi. Bunların bir kısmı çiğ, bir kısmı da pişirilip yenirdi. Bu aylar doğa bizlere cömert davranırdı. Besleneceğimiz birçok sebze ve bitkiler bizler için adeta yarış ederdi. Para pul vermeden getirir, pişirir, yer ve Allah'ımıza şükrederdik. Mutfaklarımız sebze ve otlardan dolayı zengin bir mönüye dönüşürdü. Hele bunlardan kuşkonmazın, mantarın ve gazayağının tadına doyum olmazdı. Ya salmanca, çobankirpiği, bozoğlan gibi otlara ne demeliydik? Bunlar da sofralarımızın ayrı bir lezzet kaynağıydı. Bizler büyükşehirlere taşındıktan sonra bu güzelim otları göremez olduk. Söz konusu otlarımızın ve sebzelerimizin yerini üç beş tane meyve veya sebzeye bıraktık. Oysa köylerimizde en az yüz çeşit sebze ve otlar bedavadan ayaklarımızın altında yeşerip duruyordu. Lezzetine ve tadına doyum olmayan bu sebze ve otlar her daim sofralarımızın başköşesinde yer alırdı. Ne güzel günlerdi o günler! FAHRETTİN MASUM BUDAK