Geçende hatırı sayılır bir sayfa arkadaşımla sosyal medya platformunda fikir alışverişinde bulunduk.

Dedi ki: "Farslar, Hz. Hüseyin'i karısı Şehribanu'dan dolayı seviyor. Çünkü O'nun karısı Sasaniler'in son hükümdarı Yezdicerd'in kızıdır."

Ben de o kültürün insanı olduğum için bu konuya vakıf biri olarak itiraz ettim.

"Hayır, dedim. Bu sevginin Şehribanu ile hiçbir alakası yoktur. 12 İmam'ın 12'si de aynı oranda seviliyor. Ancak Hz. Hüseyin'in çok feci ve vahşi bir şekilde Kerbela'da şehit edilmesinden dolayı ona karşı muhabbet biraz daha fazladır. Bu elim ve dramatik olayda Peygamberin torununa ve akrabalarına karşı girişilen katliamda Hz. Ali'nin 7 evladı da dahil 72 kişi hunharca katledilirken, sadece Peygamberimizin torunlarından Zeynel Abidin kurtulmuştur. Bu olay derin ve onarılmaz yaralar açmış ve zamanın iktidar baskılarıyla İslam, hızlı bir şekilde iki ana kola doğru yol almıştır. Ancak tüm olumsuz şartlara rağmen Peygamberimizin Ehli Beyit'i ortak değer olarak her zaman gönüllerde yer etmiştir. Zaten imanlı ve irfanlı yürekler Peygamberin torunu Hz. İmam'ın Kerbela hadisesini hiçbir zaman unutmamış ve yapanları ve yaptıranları en şiddetli bir biçimde kınamış ve hatırladıkça lanetler yağdırmışlardır. Sonraki dönemlerde dünya Müslümanları ve özellikle Türkiye'deki Sünni Türkler, bu menfur olaya tıpkı Şiilerin baktığı gözle bakmaya devam etmişlerdir. Hz. Hüseyin muhabbetini yanlış yerlere bağlayan art niyetli tarihçilerin varlığı Müslümanlar arasında hiçbir rağbet görmemiş ve hiçbir tesir de yaratmamıştır. Bu kanlı olayda adaleti, özgürlüğü haykıran ve zalime meydan okuyan bir kahramanın daha fazla sevilmesi normal değil midir?"

Türkiye'de Şii-Caferi-Alevilerle Sünnilerin, Hz. Hüseyin ve Ehli Beyit sevgisinde ayrılığı yoktur.

Bu konuda her iki kesim de aynı düşünmektedir.

Emevilere Sünni Türkler hiçbir zaman sıcak bir yaklaşım sergilememiştir.

Türk toplumu bu menfur olaydan dolayı Kerbela'ya sebep olanların adlarından uzak durmuş ve çocuklarına o dönemin gaddar ve zalim idarecilerinin adlarını vermemiştir.

Araplar ve zalim Esad Emevilere hoşgörüyle bakmış ve Muaviye ve Mervan gibi idareciler Arab'ın kisrası olarak kabul edilmiştir.

Demem o ki, biz Türk milliyetçileri Sünni- Şii farkı gözetmeden bu siyasi mezhepleri birbirini tamamlayan görüşler olarak bakmalıyız.

Mezhep dediğin şey nedir ki?

İnsan mahsulü bir yorumdur.

Doğrusu da vardır yanlışı da...

Kaldı ki, bugün çağımızda 100 milyon Şii Türk vardır.

Bunları bir kenara atabilir miyiz?

Türk coğrafyasının merkezinde bulunan bu 100 milyonluk Türk'ü Şia olduğu için dışlayabilir miyiz?

Kaldı ki, Hristiyan Türkler de vardır.

Biz Türk milliyetçilerinin görevi bu mezhepleri birbirine yaklaştırmak ve kaynaştırmaktır.

Sünnilik veya Şiilik adı altında yangına körükle gitmek Türk Dünyasına hiçbir şey kazandırmaz.

Aksine çok şey kaybettirir.

Bu konulara girerken çok dikkat etmeliyiz.

Türk dünyası ne Sünni ne de Şiî dünyasından ibarettir.

Kimse, Türk coğrafyasını yarı açık cezaevi haline getirme hakkını kendisinde görmesin.

Milliyetçiliğin, milliliğin gereği ve ideolojisi budur.

Türkleri "Sünniliği" savunacağım diye Anadolu'ya hapsederseniz kaybedersiniz.

Aynı şekilde Şiilik de böyledir. Bugün Suriye ve Irak Türkmenleri mezhep olarak ikiye ayrılmıştır.

Yani bir yarısı Şii Türkmen, diğer bir yarısı da Sünni Türkmen'dir. Bunların birini diğerine kurban vermek mümkün mü?

Her iki mezhep de biz Türk milliyetçileri için muteberdir.

Bunların inançlarına ve kültürlerine saygılıyız.

Her iki kesimi de bağrımıza basmak zorundayız.

Türk milliyetçileri ve Türk Birliği’ni savunanlar her iki inanç kesimine de müsavi bir yaklaşım sergilemenin yollarını aramalıdır.

FAHRETTİN MASUM BUDAK