Osmanlı Türk İmparatorluğundan kalma bir alışkanlığı cumhuriyet döneminde de sürdürmenin handikabını yaşıyoruz.

Nedense İran'ı dost ülke gözünde görme fırsatını biz Türklere bir türlü yaşatmadılar. Artık o geçmişin kirli alışkanlığını her iki devlet olarak kafamızın içinden söküp atmak zorundayız. Düşmanın ekmeğine yağ sürmemeliyiz.

Geçmişten gelen kötü alışkanlığımızı tarihin tozlu sayfalarına bırakmalıyız. Bu devirde Türkiye'nin İran'a, İran'ın da Türkiye'ye ihtiyacı vardır. Komşu iki ülkenin ilişkilerini kardeşlik derecesine çıkarmak zor değildir. Aramızdaki tarihi rekabeti sıcak münasebetlere bırakmanın hal çaresini bulmak için kafa yormalıyız. Dünyada bu iki halk kadar iç içe geçen ve iç içe yaşayan başka bir halk göremeyiz.

Türkler ile Farslar bin senedir beraber yaşıyor. Geçmişteki bir takım nahoş hadiselere takılıp kalmamak lazımdır. Mazinin olumsuz yanlarından ders alıp geleceğe birlikte yolculuk yapmak en mantıklı yoldur… Doğrudur, her iki devletin uzun sayılabilecek bir çekişmesi olmuştur. Ama bunu ortadan kaldıracak bir sürü sebeplerimiz vardır.

Batı, başta İran ile Türkiye olmak üzere Ortadoğu'daki Müslüman devletlerin kaynaşmasını ve yakınlaşmasını istemeyen güçlü yayınlar yapıyor ama biz Müslüman ülkeler olarak bunu yenip önümüzü açmak mecburiyetindeyiz.

Batı için Ortadoğu'da herhangi bir ülkenin demokrasi veya diktatörlükle yönetilmesinin hiçbir önemi yoktur. Önemli olan onların istediklerinin olup olmaması ve çıkarlarının gözetilip gözetilmemesidir.

Özellikle bu doğrultuda İran, meydan okuyan yapısıyla Batı ülkelerini çılgına çeviriyor. Bağımsızlığına ve egemenliğine toz kondurmak istemiyor. Hiçbir devletin içişlerine karışmasına müsaade etmiyor.

Bu tutumuyla İran, tarih boyunca dilini ve kültürünü özenle korudu. Aynı prensiplerini zamanımızda da sürdürüyor. İran'ı birlikte yaşatan Türklerin kültürel ve Türkçe eğitim haklarını vermemekte ayak diremesi bu geçmişten gelen prensipten kaynaklanmaktadır. İran'ı bin yıldan fazla yöneten Türkler, dillerini ihmal etme pahasına Fars diline daima hoşgörüyle baktılar. Safevi dönemi hariç, kendi dillerini bir kenara koyup Fars dilini sürekli ön planda tuttular.

İran, mutlaka Türkiye'ye yanaşmalı ve iki İslam ülkesi olarak birlikte hareket etmelidir. Bunun da yolunun içindeki 40 milyon Türk'ün kültürel ve dilsel hakkının verilmesinden geçtiğini bilmelidir.

Son Gazze olayları ve İran- İsrail Savaşı bir kez daha gösterdi ki, İran davasında haklı olsa bile uluslararası politik arenada hep yalnız kalıyor.

İslam ülkelerinin İran'a bakış tarzını sadece Şia ve Fars bağnazlığının artışına bağlamamak lazımdır. Buna hem Sünnî mezhep kaygısını hem de Batı'nın düşmanlık anlayışını da eklemek lazımdır. Zira İslam ülkelerinin ve bilhassa Arap ülkelerinin bir kulağı daima Batı'nın elindedir. İran'a olan düşmanlıkları her ne kadar Şiîlikten kaynaklı olduğu söylense de bize göre göbekten bağlı oldukları Batı, onları bu düşmanlığa artan bir dozla sürüklemekten geri kalmıyor.

Daha önceleri sahipsiz ve korumasız kalan Gazze halkı İran'a umut gözüyle bakıyordu. Öyle ki, İran bölgeyi terk edene kadar mazlum Gazze halkının yanında cansiperane durmaya çalışıyordu.

Ortadoğu'da gücü kırılan İran'ın bölgeyi terk etmesiyle meydan Amerika, İsrail ve Batı'ya kaldı. Bundan cesaret alan İsrail, güvenliğini bahane ederek Golan Tepelerini işgal etti. Bununla da kalmadı, çeşitli defalar Suriye'nin çeşitli stratejik mevkilerini bombalayarak savunma mekanizmasını ortadan kaldırdı. Ardından Dürzileri vesile kılarak, Başkanlık Sarayı'nı, Genel Kurmay Başkanlığını ve Savunma Bakanlığını yerle bir etti.

Halbuki, beğenmediğimiz Esat yönetiminde ve Suriye'deki İran varlığında bunu görmek mümkün değildi. En azından onların zamanında çekiniyor ve müdahale etmekten kaçınıyordu.

Şimdi bir başka soykırımla, açlıkla sınav veren Gazze halkına tek başına dayanak olan ve direnen Türkiye, bakalım bu işi nereye kadar götürebilecektir?

FAHRETTİN MASUM BUDAK