Bazı şehirler vardır; yalnızca haritalarda yer kaplamazlar, milletlerin kaderinde de iz bırakırlar. Selanik ve Tekirdağ işte böylesi iki şehirdir.

Biri Mustafa Kemal'in doğduğu şehir, diğeri ise onun askerî liderliğinin olgunlaşmaya başladığı önemli duraklardan biridir.

1881 yılında Selanik'te dünyaya gelen Mustafa Kemal, Osmanlı Devleti'nin Avrupa'ya açılan penceresinde büyüdü. O yıllarda Selanik; Türklerin, Arnavutların, Boşnakların, Yahudilerin ve diğer Balkan halklarının bir arada yaşadığı canlı bir liman kentiydi. Ancak bu huzurlu görünüm uzun sürmeyecekti.

19. yüzyılın sonlarından itibaren Balkanlar'da yükselen milliyetçilik hareketleri, Osmanlı Devleti'nin Rumeli'deki hâkimiyetini sarsmaya başladı. 1912 ve 1913 Balkan Savaşları ise yalnızca toprak kaybı değil, aynı zamanda büyük bir insanlık dramı olarak tarihe geçti. Yüz binlerce Türk ailesi doğduğu toprakları terk etmek zorunda kaldı. Evler, köyler, mezarlıklar ve hatıralar geride bırakıldı.

Mustafa Kemal bu felaketi uzaktan izleyen biri değildi. Rumeli'nin kaybedilişine tanıklık eden neslin bir mensubuydu. Vatanın yalnızca bir toprak parçası olmadığını, kaybedildiğinde nasıl derin yaralar açtığını bizzat gördü.

Belki de bu yüzden ilerleyen yıllarda bağımsızlık konusunda tavizsiz bir duruş sergiledi.

Balkan Harbi sonrasında Osmanlı Devleti yeniden toparlanmaya çalışırken Mustafa Kemal'in yolu Tekirdağ'a düştü. O dönem Tekirdağ, yalnızca stratejik bir askerî merkez değil, aynı zamanda Rumeli'den gelen göçmenlerin sığındığı önemli şehirlerden biriydi.

Burada görev yapan genç kurmay subay, ordunun yeniden teşkilatlanması ve eğitim faaliyetlerinde önemli sorumluluklar üstlendi. Disiplinli, ileri görüşlü ve modern askerî anlayışıyla dikkat çekmeye başladı.

Çanakkale'de destan yazacak olan birliklerin hazırlık süreçlerinde Tekirdağ'ın önemli bir yeri bulunuyordu. Tarihin büyük zaferleri çoğu zaman cephede kazanılır; ancak o zaferleri mümkün kılan hazırlıklar farklı şehirlerde yapılır. Tekirdağ da işte bu görünmeyen kahraman şehirlerden biridir.

Bugün Çanakkale Zaferi'ni konuşurken Anafartalar'ı, Conkbayırı'nı ve Arıburnu'nu haklı olarak hatırlıyoruz. Ancak zaferin arkasındaki hazırlık sürecini ve bu süreçte Tekirdağ'ın üstlendiği rolü de unutmamak gerekir.

Mustafa Kemal'in askerî liderliği burada olgunlaşmış, komutanlık tecrübesi burada güçlenmiş ve gelecekte göstereceği büyük başarılara giden yolun önemli taşları burada döşenmiştir.

Bugün Tekirdağ'ın sokaklarında dolaşırken aslında yalnızca bir şehirde yürümüyoruz. Rumeli'den kopup gelen muhacirlerin hatıraları arasında geziyoruz. Balkanlar'dan taşınan kültürün, müziğin, mutfağın ve vatan sevgisinin izlerini görüyoruz.

Bu nedenle Tekirdağ'ın hikâyesi yalnızca yerel bir tarih anlatısı değildir.

Bu şehir, Rumeli'nin acısını yaşamış bir milletin yeniden ayağa kalkışının sessiz tanıklarından biridir.

Selanik'te doğan bir çocuk, Rumeli'nin kaybını gördü. Tekirdağ'da tecrübe kazandı. Çanakkale'de milletin kaderini değiştirdi. Samsun'da bağımsızlık meşalesini yaktı. Ankara'da ise Cumhuriyet'i kurdu.

Bugün geçmişe baktığımızda görüyoruz ki Cumhuriyet bir günde ortaya çıkmadı. Onun temellerinde Balkanlar'ın hüznü, Rumeli'nin hatırası, Tekirdağ'ın emeği ve Türk milletinin sarsılmaz iradesi vardı.