Osmanlı’da başlayan ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulmasıyla da devam eden bu problemin çözümü artık sadece ülkemizle sınırlı olmayan küresel bir boyuta taşınmıştır. Ancak gelinen noktada bölgede gelişen ve belli bir güç odağı olan ülkemiz bu problemin çözümünde özellikle dış güçleri devre dışı bırakmayı öteden beri ilke edinmiştir. Bu çerçevede ilki 2009-2015 yılları arasında diğeri de 2025 yılında başlayan ve halen süren iki önemli girişimde bulunmuştur. Bu iki girişimin hangi şartlarda geliştiğini, başarılarını ve başarısızlıklarının sebeplerini tarihe mal etmek için sırasıyla incelemek istiyoruz.

1- 2009-2015 Çözüm Süreci

2009–2015 yılları arasında yürütülen ve kamuoyunda "Kürt Açılımı", "Demokratik Açılım" ve sonrasında "Çözüm Süreci" olarak adlandırılan dönem, Türkiye Cumhuriyeti tarihinin yaklaşık kırk yıllık çatışmalı sürecini silahsız ve müzakere yoluyla çözmeyi hedefleyen en kapsamlı yerli bir siyasal girişim olmuştur.

​​Ancak bazı problemler sebebiyle “Çözüm Süreci” tek bir çizgide ilerlememiş; tıkanmalar, krizler, duraksamalar ve strateji değişiklikleriyle üç ana aşamada gelişmiş ve ne yazık ki devre dışı bırakılmak istenen dış güçlerin müdahalesiyle başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bunu birkaç aşamada ele almak meselenin anlaşılması için daha iyi olacaktır.

Birinci Aşama: Bu aşamayı "Demokratik Açılım" ve Habur Kırılması (2009–2011) olarak değerlendirmek gerekir. 2009 yılı ortalarında İçişleri Bakanı Beşir Atalay koordinatörlüğünde "Kürt Açılımı" kamuoyuna duyuruldu. Kürtçe yayın yapan kamu kanalı TRT 6 (TRT Kurdî) yayına başladı.

Devletimiz MİT kanalıyla İmralı’da hükümlü olan Öcalan ile bu problemin çözümü için görüşmeler yapmaktaydı. Bunun sonucu olarak 19 Ekim 2009 tarihinde Öcalan’ın çağrısıyla Mahmur ve Kandil’den gelen 34 kişilik PKK’lı grup Habur Sınır Kapısı’nda mobilize mahkemelerle serbest bırakılmıştır.  Bu olaydan sonra halk tarafından yapılan bazı kitlesel gösteriler kamuoyunda büyük tepki topladı. Süreç ilk ciddi siyasi ve sosyal darbeyi bu sayede aldı. Bu tür gösterilerin barış istemeyen ve terörden geçinen iç ve dış çevrelerin organize edildiği uzun yıllar konuşuldu.

2011 genel seçimleri öncesinde tırmanan askeri gerilim ve Temmuz 2011 yılında Silvan’da 13 askerin şehit edilmesi ile ilk aşama fiilen çöktü.

​İkinci Aşama: Bu aşamada Oslo görüşmeleri ve görüşme metinlerinin kamuoyuna sızdırılması, Öcalan ve Yeni Konsept (2011–2013) olarak değerlendirilebilir.  

​Oslo Görüşmeleri adıyla bilinen ve MİT yetkilileri ile PKK üst düzey yöneticileri arasında Norveç'te gizlice yürütülen görüşmelerin ses kayıtları Eylül 2011'de basına sızdırıldı. Bu sızdırılma da o dönem emniyet ve yargıda neredeyse bütün köşe başlarını tutan FETÖ’cülerin rol oynadığı açığa çıktı. FETÖ’cüler bu alanda çözüm sürecini istemeyen ABD’nin taşeronluğunu yaptıkları anlaşıldı.

​7 Şubat 2012 tarihinde FETÖ’nün emniyet ve yargıdaki militanları MİT Müsteşarı Hakan Fidan’ı ifadeye çağırarak onun üzerinden Başbakan Erdoğan yargılanmak istedi. Bu dönemde idari ve emniyet kadroları arasındaki çatışma açığa çıktı. Hükümet sert tedbirler alarak bu girişimleri önedi.

2012 sonbaharında cezaevlerinde başlayan açlık grevleri, Abdullah Öcalan’ın müdahalesiyle sona erdirildi. Ardından İmralı ile doğrudan temaslar kurumsallaştı.

​Üçüncü Aşama: Bu aşamada İmralı ile yapılan görüşmeleri, Öcalan’ın Nevruz Çağrısı ve Masanın Kurulması (2013–2015) olarak ele alınabilir.

21 Mart 2013 Nevruz günü Diyarbakır’da teröristbaşı Öcalan’ın "Silahlı unsurlarımızın sınır dışına çekilmesi aşamasına geldik. Silahlı mücadeleden demokratik siyasete geçiş yapıyoruz" mesajı okundu.

Ardından, toplumsal rıza inşası için ülkemizin yedi bölgesinde 63 kişiden oluşan “Akil İnsanlar Heyeti” kuruldu ve sahada toplantılar yapıldı.

Temmuz 2014 tarihinde yasal çerçevede, "Terörün Sona Erdirilmesi ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" çıkarılarak sürece katılan devlet görevlilerine hukuki güvence getirildi.

28 Şubat 2015 tarihinde “Dolmabahçe Mutabakatı” yapıldı. Devlet ve Sırrı Süreyya Önder, Pervin Buldan, İdris Baluken’den oluşan HDP heyeti Dolmabahçe Başbakanlık Ofisi’nde bir araya gelerek Öcalan’ın hazırladığı 10 maddelik müzakere taslağını kamuoyuna açıkladı.

 

​Sürecin Ana Aktörleri ve Rolleri

AK Parti Hükümeti birçok riski göze alarak bu sürecin siyasi ve hukuki sorumluluğunu üstlendi. İmralı ile görüşmeler MİT üzerinden yürütüldü. Bunun maksadı kırk senedir süren terörü sonlandırmak, çatışmasızlık ortamı sağlamak ve iç siyasal bütünleşmeyi başarmaktı.

MİT Müsteşarı Hakan Fidan başkanlığında İmralı, Kandil ve Avrupa kanatları arasında mekik diplomasisi ve doğrudan görüşmeleri yürüten teknik heyet oluşturuldu. BDP / HDP ise İmralı, Kandil ve Hükümet arasında iletişimi sağlayan kolaylaştırıcı aktör konumundaydı.

PKK terör örgütü elebaşı Abdullah Öcalan örgüt üzerindeki liderliğinin etkisini kullanarak PKK’ya silah bırakma ve geri çekilme talimatlarını verdi.

Kandil’de bulunan PKK Üst Yönetimini oluşturan Murat Karayılan, Cemil Bayık gibi sahada askeri gücü elinde tutan kişiler ise, Suriye’deki gelişmelere göre esneklik gösteren kanatta yer almayı tercih ettiler. Her ne kadar “Çözüm süreci” PKK üzerinde tesirli olan dış devletleri devre dışı bırakarak yürütülmeye çalışılsa da yıllarca PKK’yı besleyen devletlerin kendi besledikleri terör örgütünü tek başına bırakmayacakları açıktı ve öyle de oldu.  

Yedi bölgede kurulan “Akil İnsanlar Heyeti” ise sosyal algıyı yönetmek, her iki tarafta oluşabilecek endişeleri ve kaygıları gidermek ve rapora dönüştürmek amacıyla çalışmalarını hızlandırdı.

 

Çözüm Sürecinin Çöküş Nedenleri

​Büyük emek ve gayretlerle oluşturulmaya çalışılan “Çözüm sürecinin” nihai başarısızlıkla sonuçlanması, hem iç politik kırılmalar hem de bölgesel jeopolitik altüst oluşların bir bileşimi sonucunda gerçekleşti. Bunda iç ve dış değişik unsurlar tesirli oldu. Çöküşte etki eden sebepleri birkaç başlık altında şöyle inceleyebiliriz:

​1. Suriye İç Savaşı ve YPG Faktörü:

​İlk jeopolitik kırılma 2011 sonrası başladı. Bu dönemde Suriye’de otorite boşluğu doğması ve IŞİD’in Kobani saldırısı (2014) çözümsüzlüğe giden dönüm noktası oldu. PKK’nın, Suriye’deki kolu YPG, ABD büyük silah ve lojistik desteğiyle alan hâkimiyeti ve uluslararası meşruiyet kazandı. Kandil için Suriye’de bir otonom bölge kurma imkânı, Türkiye içerisinde silah bırakma seçeneğinden daha stratejik hale geldi.

​2. 6-8 Ekim 2014 Kobani Olayları:

​HDP’nin Kobani’ye destek çağrısı sonrası başlayan sokak eylemleri ve çatışmalarda 50’den fazla insanımız yaşamını yitirdi. Kamu düzeni ağır yara aldı ve hükümet tarafında "Önce kamu düzeni, sonra müzakere" anlayışı hâkim oldu. Böylelikle ikinci güvensizlik ortamı oluşmaya başladı.

​3. Hendek ve Şehir Savaşları:

​Ateşkes dönemini fırsat bilen ve meydana gelen boşluktan faydalanan terör örgütü PKK, Cizre, Silopi, Yüksekova, Nusaybin ve Sur gibi ilçe merkezlerine mühimmat yığarak "özyönetim" ilanlarına zemin hazırladı. Şehir merkezlerinde hendeklerin kazılması ve patlayıcıların yerleştirilmesi, devlet nezdinde güvenlik konseptine kesin dönüşü zorunlu kıldı. Başlatılan operasyonlarda sekiz yüzden fazla asker ve polisimiz şehit oldu ama PKK şehirlerden sökülüp atıldı.

​4. Siyasi Söylem Değişiklikleri:

Sürecin başarısızlığa gitmesinde en önemli rolü PKK’nın partisi HDP oynadı. HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın bir yandan halkı sokağa çağırarak öldürülmesin sebep olurken diğer yandan Sayın Erdoğan’ı kastederek, ​"Seni Başkan Yaptırmayacağız" (Mart 2015) diye meydan okuması, hükümet ile HDP arasındaki ilişkiyi kopardı.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın “Dolmabahçe Mutabakatı fotoğrafını doğru bulmadığını açıklaması ve "Kürt sorunu yoktur. Terör sorunu vardır." söylemine geçmesi siyasi iradenin çözüm sürecinden çekildiğini gösterdi.

7 Haziran 2015 seçimlerinde AK Parti’nin tek başına iktidarı kaybetmesi ve HDP’nin %13 oy oranıyla Meclis’e girmesi, siyasi güç dengelerini ve ittifak hesaplarını kökten değiştirdi.

​5. 2015 Yılında Ceylanpınar Saldırısı ve Nihai Kırılma

​ 20 Temmuz 2015 tarihinde Suruç ilçesinde IŞİD’in canlı bomba saldırısında 33 genç hayatını kaybetti.

22 Temmuz 2015 tarihinde Şanlıurfa’nın Ceylanpınar ilçesinde 2 polisin evlerinde uyurken şehit edilmesi (eylemi üstlenen örgüt açıklaması sonradan geri çekilse de) bardağı taşıran son damla oldu.

24 Temmuz 2015 tarihinde TSK, Kandil’deki PKK kamplarına ve Suriye sınırındaki hedeflere yönelik geniş çaplı hava harekâtları başlattı. Böylelikle uzun gayret ve çabalarla başarılmaya çalışılan Çözüm Süreci fiilen ve hukuken sona ermiş oldu.

​Çözüm Süreci, Türkiye’nin Osmanlı’dan beri süregelen en kronik sorununu hukuki ve siyasi müzakere zeminine çekmeyi başaran eşsiz bir deneyimdi. Başarılı olsaydı Türkiye’nin gelişmesinin önündeki bütün engeller kalkacaktı. Ancak mekanizmanın şeffaf kurulmaması, yasal altyapının geç hazırlanması, sosyal ve siyasi muhalefetin sürece dâhil edilmemesi ve en önemlisi Suriye/Rojava denklemindeki bölgesel güç mücadelesi nedeniyle devam edememiştir. Sürecin ardından Türkiye, güvenlikçi ve terörle yerinde/sınır ötesinde mücadeleyi esas alan yeni bir güvenlik doktrinine geçiş yapmıştır. Savuna sanayindeki büyük atılımı ülkemizin bu hususta oldukça başarılı operasyonlar yapmasına etki etmiştir.

 

Çözüm Sürecinden Terörsüz Türkiye’ye

2015 yılında Çözüm Süreci’nin başarısızlıkla sona ermesinin ardından Türkiye terörle mücadelede tam güvenlik odaklı stratejik konsepti hayata geçirmek zorunda kaldı. Bu yaklaşım, müzakere yerine askeri, teknolojik ve istihbarat kapasitesini üst seviyeye çıkararak terörü kaynağında yok etmeyi esas almaktaydı.

Bu süreçte haklı olarak PKK terörünü kaynağında yok etme doktrini çerçevesinde saldırıların ülke sınırları içinde karşılanması anlayışı terk edilmiş; Irak ve Suriye'nin kuzeyinde derinlikli operasyonlarla sınır ötesi güvenlik koridoru oluşturulmuştur.

Yine bu süreçte kesintisiz ve nokta operasyonlarla "Ara-Bul-Yok Et" taktiğiyle örgütün kış üslenmelerine imkân tanınmaksızın TSK, İHA/SİHA ve MİT koordinasyonunda nokta operasyonlar yürütüldü.

Yerli Savunma Sanayiinin gelişmesi ve savunma sanayiinde yerlilik oranının artırılması, operasyonel bağımsızlık ve anlık istihbarat üstünlüğü sağladı.

Sosyal ve ekonomik güvenlikle Doğu ve Güneydoğu'da sağlanan huzur ortamıyla birlikte bölgeye altyapı, festival, turizm ve istihdam yatırımları kaydırıldı.

Bütün bu gelişmelerden sonra PKK artık yurt içinde eylem yapamaz hale getirildi. Yurt dışında da Irak ve Suriye’deki gelişmelerle benzer başarılar sağlandı. Uluslararası görüşmelerle de PKK’ya ve Irak ile Suriye’deki terör uzantılarına verilen destekler azaltılmaya çalışıldı.

​

2. TERÖRSÜZ TÜRKİYE PROJESİ

Terörsüz Türkiye, PKK/KCK terör örgütünün tasfiye edilmesi, silah bırakması ve toplumsal bütünleşmenin sağlanması amacıyla devlet aklıyla yürütülen tarihi ve hukuki sürecin adıdır.

Süreç, başta MHP lideri Bahçeli ve Cumhurbaşkanı Erdoğan olmak üzere siyasi liderlerin girişimleri ve Meclis'teki geniş mutabakatla bir devlet politikası haline gelmiştir. Ağustos 2026 yılında TBMM'de kabul edilen ve kamuoyunda "Terörsüz Türkiye Yasası" (Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun) olarak bilinen 12 maddelik çerçeve yasa, bu sürecin hukuki zeminini oluşturmuştur. Yasanın temel amacı, kırk senedir Türkiye'nin enerjisini tüketen terör belasını tamamen sonlandırmak, toplumsal barışı, kardeşliği ve insan haklarını güçlendirerek "Türkiye Yüzyılı" vizyonu doğrultusunda güvenli bir gelecek inşa etmektir. Türkiye'nin Doğu Akdeniz, Kafkaslar ve Orta Doğu'daki jeopolitik konumunu güçlendirmek, terörle mücadeleye harcanan devasa ekonomik ve insani kaynağı milli sanayi ile kalkınmaya aktarmak ve toplumsal barışı Anayasal vatandaşlık zemininde kalıcı kılmayı hedef almıştır. 

"Terörsüz Türkiye", Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içindeki terör unsurlarını tamamen tasfiye etmeyi, sınır ötesindeki terör yapılarının tehdidini bertaraf etmeyi ve sosyal bütünleşmeyi güçlendirmeyi amaçlayan Türk devlet aklının ortaya koymaya çalıştığı bütüncül bir devlet projesidir.

​Söz konusu bakış açısı; sadece tek boyutlu askeri bir strateji değil, güvenlik ile hukuki-siyasi adımları sentezleyen kapsamlı bir mimariye dayanmaktadır.

​

Terörsüz Türkiye’nin Temel Boyutları

Terörsüz Türkiye projesinin temel amaçlarından biri güvenlik ve önleyici operasyonlarla hedefe gitmektir. Bu çerçevede terörü kaynağında yok etme ilkesi doğrultusunda, Irak ve Suriye sınır hattında kesintisiz güvenlik koridorları ve derinlikli alan hâkimiyeti sağlamak hedeflenmiştir. İHA/SİHA teknolojisi ve anlık istihbarat koordinasyonuyla nokta operasyonlar yürütülmektedir.

Terörsüz Türkiye projesinde önce örgütün silahsızlandırılması ve sonra hukuki çözümler gelmektedir. Geçmişteki süreçlerden farklı olarak, herhangi bir pazarlık ya da siyasi taviz verilmeden örgütün kendisini fiilen lağvetmesi, sınır dışına çekilmesi ve silah teslimi ön şart olarak konulmuştur.

Terörsüz Türkiye projesinde çerçevesinde hukuki ve kurumsal çerçeve tamamıyla yasalar altında yürütülmektedir. TBMM çatısı altında kurulan komisyonlar vasıtasıyla; suça bulaşmamış kişilerin topluma kazandırılmasını ve devletle/milletle bütünleşmesini amaçlayan, ancak ağır kasten öldürme ve terör eylemlerini dışarıda tutan yasal zeminler değerlendirilmektedir.

Terörsüz Türkiye projesinde bölgesel kalkınma, sosyal ve ekonomik gelişmeler söz konusudur. Güvenlik sağlandıktan sonra Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde altyapı, istihdam, turizm ve gençlik yatırımlarının artırılması hedeflenmektedir.

Terörsüz Türkiye hedefi kapsamında hayata geçirilen hukuki mimari, geçmiş dönem tecrübelerinden farklı olarak yürütülen ve TBMM Genel Kurulu'nda kabul edilerek yasalaşan "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun" (kamuoyundaki adıyla Çerçeve Yasa) ile yasal zemine kavuşturulmuştur.

​Bu hukuki çerçevenin merkezinde "Önce Silah, Sonra Hukuk" koşulu yer almaktadır. Bu ilke, devletin hukuki ve idari mekanizmaları (soruşturmanın ertelenmesi, infaz ertelemesi vb.) çalıştırmadan önce fiili ve geri dönülemez bir silahsızlanmayı şart koşması anlamına gelir. Hukuki sürecin başlama takvimi beyanlara değil, sahada doğrulanmış somut adımlara bağlanmıştır.

​Hukuki mekanizmanın devreye girmesi dört aşamalı bir plan çerçevesinde gerçekleşecektir ve bu aşamalar birinin bitmesiyle diğeri başlayacak şekilde planlanmıştır.

Birinci aşama: Bu aşamada ilk olarak PKK’nın fiili varlığının sona ermesi ve silah teslimi söz konusudur. Örgütün fiili varlığına son verdiğinin ve kontrolündeki tüm silah ile mühimmatı güvenlik güçlerine teslim ettiğinin sahada tespiti yapılır.

İkinci aşama: ​PKK’nın silah bıraktığını güvenlik kurumlarının doğrulamasıdır: MSB, İçişleri Bakanlıkları ve MİT koordinasyonunda sahadaki teslimat ve tasfiye teyit edildikten sonra üçüncü aşamaya geçilecektir.

Üçüncü aşama: Sahadaki MSB, İçişleri Bakanlıkları ve MİT gibi kurumların raporu doğrultusunda MGK toplanarak örgütün tasfiye edildiğini ve silah tesliminin tamamlandığını karar altına alınacaktır.

Dördüncü aşama: Bu aşamada MGK’nın aldığı kararın Resmî Gazete’de yayımlanması sağlanacaktır. Yasal haklardan yararlanma süreci ve 6 aylık başvuru takvimi tam bu yayınla birlikte resmen başlayacaktır.

 

​Terörsüz Türkiye’nin Hukuki İlkeleri

​Terörsüz Türkiye projesi çerçevesinde yapılan düzenleme asla bir genel af veya suçların silinmesi değildir; ceza hukukunda şartlı erteleme ve denetimli uyum modeline dayanır.

Hakkında henüz kesinleşmiş mahkûmiyet bulunmayan örgüt mensuplarının adli süreçleri MGK kararı sonrasında ertelenir. Denetim süresi boyunca terör suçu işlenmezse dosyalar hakkında düşme veya kovuşturmaya yer olmadığı kararı verilir.

Kesinleşmiş cezası olanlar için kademeli infaz ertelemesi uygulanır. 15 yıldan az ceza alanların infazı 5 yıl, 15 yıldan fazla alanların infazı ise 10 yıl ertelenir. Belirlenen erteleme süresi boyunca yeni bir terör suçu işlenmezse ceza infaz edilmiş sayılır.

Hukuki çerçevede getirilen düzenleme sınırlandırılmıştır. Örgüt faaliyeti çerçevesinde işlenen kasten öldürme suçları (TCK m.81-82) ile örgütün tepe yöneticilerine ilişkin belirli kategoriler kanunun erteleme kapsamı dışında tutulmuştur.

Erteleme süreleri boyunca dava ve ceza zamanaşımı süreleri durur. Şayet kişi erteleme süresi içinde yeniden bir terör suçuna karışırsa, kaldığı yerden yargılamaya devam edilir ve ertelenen infaz kararları iptal edilir.

Yasadan faydalanan kişiler için 2 ila 3 yıl arasında değişen sürelerle seçilme, siyasette yer almanın kısıtlanması gibi siyasi hak yoksunlukları öngörülmüştür.

​​Bu hukuki modelle devlet; terör örgütü ile pazarlık zeminini tamamen kapatmış, hukuki süreçlerin işletilmesini doğrulanabilir tam silahsızlanma şartına bağlamış ve suça karışma derecelerine göre kademeli bir hukuki denetim mekanizması oluşturmuştur.

 

Terörsüz Türkiye Projesinin Askeri Yönü

Terörsüz Türkiye projesi sadece hukuki ve siyasi alanı ilgilendiren bir hadise değildir. Aksine bu proje özellikle askeri alanda da önemli ilkeleri öne sürmüştür.

Bu proje çerçevesinde Türkiye geleneksel sınır hattında savunma anlayışını terk ederek terörü kaynağında kurutmayı hedefleyen kesintisiz ve alan odaklı yeni güvenlik doktrinine dönüş yapmıştır.

​Bu strateji; sadece anlık hava harekâtları veya geçici kara operasyonları değil, Irak ve Suriye'nin kuzeyinde kalıcı askeri üsler ve derinlikli güvenlik hatları kurarak örgütün hareket alanını tamamen kısıtlamayı esas almaktadır

​Yeni doktrinde tehdit Türkiye sınırlarından 20 ila 40 kilometre derinlikte karşılanması planlanmıştır. Saldırı gerçekleştikten sonra misilleme yapmak yerine, örgütün alan kazanmasını, lojistik hat kurmasını ve yapılanmasını önceden engelleyen alan hâkimiyeti kurulması öngörülmüştür.

Bölgede artık geçici operasyon birlikleri yerine, hâkim tepelere yüksek teknolojili, korunaklı modüler geçici ve kalıcı üs bölgeleri inşa edilerek coğrafi şartlar ne olursa olsun alan 7/24 denetim altında tutulması planlanmıştır.

​Irak'ın kuzeyinde yürütülen Pençe-Kilit, Pençe-Kaplan vb. operasyonlar ile Türkiye-Irak sınır hattının hemen ötesinde kesintisiz bir güvenlik kuşağı oluşturulmuştur. Sınırın sıfır noktasından başlayarak Hakurk, Avaşin-Basyan, Zap, Metina ve Haftanin hatlarını kapsayan geniş bir alan askeri kontrol altına alınmıştır. Kandil ile Türkiye sınır hattı arasındaki iletişim ve ikmal yolları (özellikle Zap ve Metina vadileri) üs bölgeleriyle taranarak örgüt mensuplarının Türkiye’ye sızma yeteneği sıfırlanmıştır.

​Irak Merkezi Hükümeti ve İKBY ile yapılan güvenlik iş birliği anlaşmaları sayesinde alan hâkimiyeti tahkim edilmiş, örgüt Irak coğrafyasında da meşruiyet alanını kaybetmiştir.

​Suriye'deki strateji; Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı ve Bahar Kalkanı harekâtlarıyla elde edilen alanların birleştirilmesi ve terör koridorunun parçalanması üzerine kurgulanmıştır. Fırat Kalkanı ve Zeytin Dalı bölgeleriyle Afrin, Azez, Cerablus ve El-Bab hattında alan hâkimiyeti tamamlanmış, Suriye'nin kuzeybatısı güvenli bölge haline getirilmiştir. Barış Pınarı Bölgesi (Tel Abyad - Resulayn hattı) ile M4 karayoluna kadar inen stratejik derinlik sağlanmış, YPG/PKK'nın birleşik bir özerk yapı kurması engellenmiştir.

TSK, sahada sadece askeri bir güç olarak değil; güvenliği sağlayan, yerel kolluğu eğiten ve sivil altyapıyı destekleyen bir denetleyici unsur olarak bulunarak alan hâkimiyetini kalıcı kılmaktadır. Alan hâkimiyeti stratejisinin başarısındaki en kritik çarpan, askeri güç ile teknolojik kapasitenin birleştirilmesidir. Bayraktar TB2, ANKA ve Akıncı gibi insansız hava araçları sahada kesintisiz keşif ve gözetleme yapar. MİT'in saha istihbaratıyla birleşen bu veriler, örgütün tepe kadrosuna yönelik nokta operasyonları (SİHA vuruculuğu) olanaklı kılar. Akıllı mühimmatlar, yerli füze sistemleri (TRG-300, Cirit vb.) ve karadan sağlanan lojistik hatlar sayesinde üs bölgelerinin güvenliği en üst düzeyde tutulur.

​ Bütün engellere rağmen Irak ve Suriye'deki sınır ötesi askeri alan hâkimiyeti stratejisi; Türkiye'nin fiziki sınırlarını terör tehdidinden korumak için sınır ötesinde fiziki ve teknolojik bir güvenlik duvarı oluşturmasını, terör örgütünü coğrafi olarak sıkıştırarak hareket edemez ve eylem yapamaz hale getirmesini sağlamıştır.

Hülasa etmek gerekirse, ​Türk devlet aklının ortaya koyduğu “Terörsüz Türkiye Projesi” inşallah şer güçler tarafından her hangi bir saldırıya uğrayarak sonlandırılmazsa başarıya ulaşacak ve ülkemizin önündeki en büyük engel olan terör tarihin çöplüğüne atılacaktır. Türk milleti olarak topyekûn bu günlerin özlemini hep birlikte duyuyoruz. Bu özlemimize engel olmak isteyen dâhili ve harici hainlerle mücadelemiz durmadan devam edecektir.