Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik büyüklüğüyle değil, kadınlarının ne kadar güvende olduğu ile de ölçülür.
Buna rağmen Türkiye'de ve dünyanın birçok ülkesinde kadına yönelik şiddet hala bireysel suçlar, aile içi anlaşmazlıklar veya güvenlik sorunu olarak ele alınmaktadır. Oysa akademik araştırmalar bize çok daha rahatsız edici bir gerçeği göstermektedir: Kadına yönelik şiddet, büyük ölçüde eğitim ve toplumsal değerler sistemindeki eksikliklerin sonucudur.
Birleşmiş Milletler ve Dünya Sağlık Örgütü verileri, her üç kadından birinin yaşamı boyunca fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldığını ortaya koymaktadır. Bu oranlar yalnızca suç istatistiklerini değil, aynı zamanda eğitim sistemlerinin başarısızlığını da göstermektedir. Çünkü şiddet öğrenilen bir davranıştır; tıpkı saygı, empati ve eşitlik gibi.
Üniversitelerde yapılan toplumsal cinsiyet araştırmaları, şiddetin yalnızca ekonomik yoksulluktan kaynaklanmadığını göstermektedir. Eğitim düzeyi yüksek bireylerin bulunduğu çevrelerde bile psikolojik, ekonomik ve dijital şiddet biçimlerinin sürdüğü görülmektedir. Sorun yalnızca okula gitmek değil, neyin öğretildiği ve hangi değerlerin kazandırıldığıdır.
Bugün eğitim sistemimizde çocuklara matematik formülleri, fizik kuralları ve yabancı dil öğretiyoruz. Ancak aynı çocuklara insan haklarını, toplumsal eşitliği, bireysel sınırları ve şiddetsiz iletişimi ne ölçüde öğretebildiğimiz tartışmalıdır. Bir kız çocuğunun özgüvenle büyümesi kadar, bir erkek çocuğunun da güç kavramını baskı kurmakla değil sorumluluk almakla ilişkilendirmesi gerekir.
Tam da bu noktada siyaset kurumuna tarihi bir sorumluluk düşmektedir. Kadına yönelik şiddet yalnızca Adalet Bakanlığı’nın, İçişleri Bakanlığı’nın veya emniyet teşkilatının çözeceği bir mesele değildir.
Bu sorun, öncelikle bir eğitim politikası meselesidir. Şiddet ortaya çıktıktan sonra müdahale etmek yerine, şiddeti doğuran zihniyetin oluşmasını engellemek çok daha etkili ve sürdürülebilir bir yaklaşımdır.
Ne yazık ki siyasal tartışmalar çoğu zaman olaylar üzerinden yürütülmektedir. Bir kadın cinayeti yaşandığında kamuoyu birkaç gün boyunca öfkeye kapılmakta, ardından gündem değişmektedir. Oysa bilim insanlarının yıllardır işaret ettiği gerçek çok nettir: Eğitimde eşitlik kültürü oluşturulmadıkça, cezaların artırılması tek başına yeterli olmayacaktır.
Buradan siyasi karar vericilere açık bir çağrıda bulunmak istiyorum.
Milli Eğitim politikalarının merkezine toplumsal cinsiyet eşitliği, insan hakları ve şiddeti önleyici eğitim programları yerleştirilmelidir.
Öğretmenler bu konuda özel eğitimlerden geçirilmeli, rehberlik servisleri güçlendirilmeli, üniversitelerde konuya ilişkin araştırmalar daha fazla desteklenmelidir. Ayrıca medya okuryazarlığı eğitimleri yaygınlaştırılarak gençlerin dijital ortamda karşılaştıkları cinsiyetçi ve şiddet içerikli mesajları eleştirel biçimde değerlendirmeleri sağlanmalıdır.
Bu mesele yalnızca kadınların meselesi değildir. Kadına yönelik şiddet arttığında toplumun sosyal sermayesi azalır, ekonomik üretkenlik düşer, çocukların psikolojik gelişimi zarar görür ve demokratik kültür zayıflar. Başka bir ifadeyle, şiddetin faturası bütün topluma kesilir.
Üniversiteler, araştırma merkezleri ve sivil toplum kuruluşları yıllardır aynı noktaya dikkat çekmektedir: Şiddetle mücadelede en güçlü araç eğitimdir. Buna rağmen eğitim politikalarının çoğu zaman sınav başarılarına ve nicel göstergelere indirgenmesi büyük bir eksikliktir. Oysa gerçek başarı, bireylerin birbirine saygı duyduğu, kadınların korkmadan yaşadığı ve gençlerin eşitlik kültürüyle yetiştiği bir toplum inşa edebilmektir.
Bugün siyasetin önünde önemli bir tercih bulunmaktadır.
Ya kadına yönelik şiddeti yalnızca güvenlik ve adli vaka olarak görmeye devam edeceğiz ya da sorunun kök nedenlerine inerek eğitim sistemini yeniden şekillendireceğiz.
Tarih, sorunları konuşanları değil, çözüm üretenleri hatırlar.
Kadına yönelik şiddetin sona ermesi için atılacak en güçlü adım, eşitliği ve insan onurunu merkeze alan bir eğitim anlayışını kararlılıkla hayata geçirmektir. Çünkü bir ülkenin geleceği, kadınlarının ne kadar özgür ve güvende olduğuyla doğrudan ilişkilidir. Ve bu gelecek, sınıflarda başlar.