Tarih bazen bir şehrin ara sokaklarında, bazen kaldırım taşlarında, bazen de hikayelerinde gizlidir.

Sokak aralarında saklanır, rüzgârın uğultusunda fısıldar. Ve bazı şehirler vardır ki, yalnızca taşlarıyla değil; hatıralarıyla yaşar. İşte Tekirdağ tam da böyle bir şehir.

O hatıraların en kıymetlisi hiç şüphesiz, Mustafa Kemal’e aitti. Henüz “Atatürk” soyadını almamışken bir subay olarak Tekirdağ’a adım attığında yıl 1912’ydi. Osmanlı ordusunun önemli birliklerinden biri olan 19. Tümen sadece bir şehirden daha fazlasını barındırıyordu artık. Bu şehirde artık onunda ruhu vardı, onun siyasi düşünceleri, halka inancı burada şekilleniyordu yavaş yavaş...

Sokaklarında dolaşırken, her adımda halkı ile iç içe olan Mustafa Kemal, onlarla sohbet eder, kahvehaneler de çay içip evine dönerdi.

Namık Kemal ile birlikte düşünüldüğü zaman, Mustafa Kemal’in de burada yetiştirilmesi fikirlerin, vatan sevdasının attığı her adımda bu şehirden fikir seslerinin yetişmesi sizce de tesadüf mü değil mi? Vatan aşkı ile biri sürgüne giderken diğeri ise ülkesi için her adımını hesaplamak zorunda kalan ve bizleri kurtarmak, fikirlerini bizlere anlatmaya çalışır adeta. Tekirdağ’ın bu yüzdendir ‘Üç Kemal Hikayesi’... Atatürk’ün Tekirdağ’da geçirdiği günler, sadece askeri görevlerle sınırlı değil, burada bir toplumun nabzını tuttu. Gördü, dinledi, düşündü… Ve belki de Cumhuriyet’in temellerine giden yolun bazı taşlarını burada döşedi.

Bugün Tekirdağ’a bakarken, yalnızca bir Marmara şehri görmemeliyiz. Bu şehir; bir liderin iz bıraktığı, geçmişin bugüne sessizce konuştuğu bir hafıza mekânıdır.

Ve belki de en önemlisi şu:

Bazı şehirler unutulmaz…

Çünkü bazı liderler, sadece tarih yazmaz; şehirlerin ruhuna da kazınır.

Ve bilmeden bir şehir bir liderin, bir ülkeyi kurtardığına tanıklık ediyordu...