Türk siyasi tarihinin dönüm noktalarından biri olan 3 Mayıs 1944, yalnızca bir dava sürecinin ya da belirli isimlerin etrafında şekillenmiş bir tarih değildir. Bugün, aynı zamanda Türkiye’de milliyetçilik fikrinin devlet, toplum ve siyaset içindeki yerinin yeniden tartışılmaya başlandığı bir kırılma anıdır. Bugün “Türkçülük Günü” olarak anılan 3 Mayıs, aradan geçen on yıllara rağmen hâlâ farklı siyasi çevrelerde farklı anlamlar yüklenen bir tarih olmayı sürdürüyor.

1944 yılında başlayan süreç, dönemin siyasi iklimiyle doğrudan bağlantılıydı. İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde kalan Türkiye’de ideolojik kamplaşmalar derinleşirken, Nihal Atsız ile Sabahattin Ali arasında başlayan polemik kısa sürede devletin güvenlik politikalarıyla iç içe geçti. Ardından gelen tutuklamalar ve “Irkçılık-Turancılık Davası” olarak bilinen yargılamalar, yalnızca belirli şahısları değil, Türk milliyetçiliği düşüncesinin sınırlarını da tartışma konusu hâline getirdi.

Ancak 3 Mayıs’ın bugünkü anlamını belirleyen şey yalnızca tarihsel olaylar değildir. Asıl mesele, Türk milliyetçiliğinin Türkiye’de hangi çizgide konumlandığıdır. Çünkü milliyetçilik, bu topraklarda hiçbir zaman tek tip bir anlayış olmadı. Kimi zaman kültürel bir aidiyet vurgusu olarak ortaya çıktı, kimi zaman devlet merkezli bir refleks hâline geldi, kimi zaman da siyasi kutuplaşmaların sert dili içerisinde yeniden şekillenmiştir.

Bugün Türkiye’de milliyetçilik, siyasetin en etkili damarlarından biri olmayı sürdürüyor. Sağ partiler kadar merkez siyaset de milliyetçi söylemi güçlü biçimde kullanıyor. Bunun temel nedeni, Türkiye’nin uzun yıllardır güvenlik, göç, sınır politikaları ve kimlik tartışmalarıyla karşı karşıya olmasıdır. Özellikle son yıllarda artan düzensiz göç, bölgesel krizler ve ekonomik sıkıntılar, toplumda ulusal kimlik vurgusunu daha görünür hâle getirmiştir.

Fakat tam da bu noktada önemli bir ayrım ortaya çıkıyor: Milliyetçilik, toplumsal birlik duygusunu güçlendiren bir siyasi yaklaşım mı olacak, yoksa öfke ve dışlayıcılık üzerinden yeni kutuplaşmalar mı üretecek?

3 Mayıs’ın bugüne bıraktığı en önemli soru belki de budur.

Türk milliyetçiliği tarihsel olarak yalnızca etnik bir yaklaşım üzerine kurulmadı. Ziya Gökalp çizgisinden itibaren kültür, dil, ortak tarih ve vatandaşlık bağı ön plana çıkarıldı. Cumhuriyet’in kuruluş sürecinde de milliyetçilik, yeni devletin birleştirici ideolojilerinden biri olarak görüldü. Ancak sonraki yıllarda bu anlayış zaman zaman sertleşti, zaman zaman da siyasi rekabetin aracı hâline geldi.

Bugün genç kuşaklar arasında yeniden yükselen milliyetçi dalga dikkat çekiyor. Sosyal medyada oluşan yeni siyasi dil, klasik siyasi hareketlerden daha sert ve daha tepkisel bir milliyetçilik üretebiliyor. Bu durum bir yönüyle küreselleşmeye karşı ulusal kimlik arayışını gösterirken, diğer yönüyle ekonomik ve sosyal güvensizliklerin siyasete yansıması olarak okunmalı.

Türkiye’nin temel meselesi, milliyetçiliği demokratik hukuk düzeniyle uyumlu bir zeminde tutabilmektir. Çünkü güçlü devlet fikri ile özgür toplum anlayışı arasında denge kurulamadığında, milliyetçilik kolayca sertleşen bir hâle dönüşebilmektedir. Modern dünyada kalıcı güç; hukukun üstünlüğünü koruyan, ekonomik üretimini artıran ve toplumsal birliğini sağlamlaştıran ülkelerden gelmektedir

3 Mayıs Türkçülük Günü, geçmişte yaşanan bir davayı anmak için değil, Türkiye’nin gelecekte nasıl bir milli kimlik anlayışı inşa edeceğini düşünmek için de önemli bir fırsattır. Türk milliyetçiliği, tarihsel hafızasını korurken demokratik olgunlukla buluşabildiği ölçüde güçlü ve kalıcı olacaktır.

İhtiyaç duyulan şey; sloganların ötesine geçen, toplumsal faydayı önceleyen, kültürel özgüveni yüksek ama öfkeye teslim olmayan bir milliyetçilik anlayışıdır. Çünkü bir ülkenin gerçek gücü, yalnızca geçmişine duyduğu gururdan değil, geleceğini kurabilme kapasitesinden doğmaktadır.