ŞEHİT AHMET KERSE

Şehadeti: (31 Ocak 1983)

Ülkücü şehitlerin öncülerinden Ahmet Kerse İstiklal savaşında verdiği büyük mücadele sebebiyle gazilik unvanı kazanan Gaziantep'in Oğuzeli ilçesine bağlı Macar köyünde dünyaya geldi.

Her Anadolu çocuğu gibi vatanını ve milletini seviyordu. Genç yaşlarda vatanına ve milletine karşı yürütülen komünist faaliyetlerden rahatsız oluyordu. Ülkede meydana gelen olaylar sebebiyle büyük bir kaos yaşanıyordu. Bu ortamda tanıştı Ülkücülerle. Duygu ve düşünceleriyle örtüştüğü için tez alıştı yeni arkadaşlarına. Sonra vatan ve milleti sevmenin adının ülkücülük olduğunu öğrendi. Artık o bir idealist ülkücüydü.

İdealist ülkücü, vatanı ve milleti için, inandığı değerler için canını vermekten sakınmayan kişidir.

Ülkücülük insanın kanına bir kez girdi mi, onu ancak şehitlik ayırabilirdi. Ülkede meydana gelen olaylara bigâne kalması elbette düşünülemezdi.

Ahmet Kerse, komünist terörün azıya aldığı ve ülkenin değişik yerlerinde ülkücüleri katlettiğini her gün duyup adeta kahroluyordu. İnandığı fikirler ülkesi için bir şeyler yapması gerektiğini ona telkin ediyordu.

İdealist bir ülkücü olarak lise hayatı bitmesinin ardından Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nü kazanmıştı. Gayesi iyi bir öğretmen olmak ve ülke gençlerinin idealist birer ülkücü olarak yetiştirmekti.

Ancak, İlahi irade böyle takdir etmemişti. Gaziantep’te de komünist terör kol geziyordu ve hemen her gün kahpe bir saldırı ile bir ülkücü şehit ediliyordu.

Meydana gelen çatışmalarda ülkücülerde boş durmuyor, şehit edilen arkadaşlarının intikamlarını alıyorlardı. 22 Mayıs 1979 yılında Gaziantep’te sol görüşlü bir bakkal öldürülmüştü. Ahmet kesre bu bakkalı öldürdüğü gerekçesiyle 1980 yılı Şubat ayında Kilis’te yakalandı.

Tutuklanan Ahmet Kesre idamla yargılandı. O dönemlerde yargı adeta sol militanlar tarafından işgal edilmişti. Çıkarıldığı 12 Eylül darbe mahkemelerinde, bütün şahitlerin, aleyhine ifade vermeleri neticesi 8 Temmuz 1981 tarihinde idam cezasına mahkûm edildi.

Ahmet Kerse’nin Yargıtay safhası dört yıl sürdü. Adana 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi’nin verdiği karar, askeri Yargıtay tarafından onaylandı. Darbeci Kenan Evren “Bir sağdan bir soldan” diyerek idamların infaz edilmesi için mahkemelere baskı yapıyordu. “İdamları imzalarken hiç elim titremedi” diyen darbeci alçak Kenan Evren ve yandaşı konsey Ahmet Kerse’nin idamına onay verdi.

Ahmet Kerse’nin infazı Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında 28 Ocak 1983 günü yayınlandı ve bu yayından üç gün sonra 31 Ocak 1983 tarihinde Gaziantep Cezaevi’nde gerçekleştirildi.

Ahmet Kesre idam edildiğinde 25 yaşındaydı. Ülkesi ve milleti için çok şeyler yapmayı planlıyordu. Öğretmen olacak ve ülkesinin gençlerini kendisi gibi birer idealist ülkücü yetiştirecekti. Ama Allah ölümünü darbeci alçaklar eliyle gerçekleştirilmesine ferman vermişti. Allah’ın verdiği fermana uymamak hiçbir fani kula nasip olmaz. Ahmet Kerse Allah’tan gelen emre uyarak ruhunu teslim etti.

Ahmet Kesre tıpkı diğer binlerce genç gibi emperyalist güçlerin maşası olan 12 Eylül adaletsizliğinin kurbanı olarak şehit oldu.

 İdam Öncesi Yaşananlar

İdam cezası alan mahkûmlar için cezaevlerinde farklı uygulamalar başlardı. Bunların başında da idamlık mahkûmlar tek başlarına hücrelere alınırlardı.

Ahmet Kesre de, idam cezasına çarptırılan diğer mahkûmlar gibi ayrı bir hücreye alındı. Tevekkül içindeydi. Zira “Allah dilemese kimsenin canına kast edemeyeceğine” inanıyordu. Ölüm emrinin Allah’ın elinde olduğunu biliyordu. Tevekkül etmesinin altında imanının kuvveti yatıyordu.

Ahmet Kerse, 31 Ocak 1983 günü saat 03.30’da hücresinden alındı. Hücre dışına çıkartılan Kerse’nin hiçbir heyecan ve tedirginlik taşımadığını görenler şaşırdı. Öyle ya bir insan ölüme gidiyordu ve hiçbir tedirginlik taşımıyordu. Ölümü mekân değiştirme olarak bilen biri için elbette tedirginlik olmazdı.

12 Eylül cellâtlarının tetikçileri Ahmet Kerse’yi, hükmün infaz edileceği yere çok yakın koridora götürdüler. Burada önceden hazırlanan masa başına oturtuldu ve hakkındaki idam kararının 12 Eylül cellâtları olan Evren ve arkadaşları tarafından onaylanıp, infaz emrinin Resmi Gazete’de yayımlandığı bildirildi.

Cezaevinin tuttuğu infaz tutanağına göre, Ahmet Kerse idama götürüleceğini anladığını şu sözlerle dile getirdi:

“Ben gecenin bu saatinde kaldırılıp buraya getirilmemin nedenini ilk başta, yani uyandırıldığım anda hissettim. Keza; bir gün öncesinden, yani sabahleyin hücrenin bulunduğu kısımdaki eşyaların alınmasından dolayı hissettim. Bu saatte uykudan uyandırılınca vaktin geldiğini anladım.”

Ahmet Kerse’nin, idam edileceğini bilmesine rağmen konuşması sırasında heyecan ve direnmeye yönelik bir reaksiyon göstermediği yazılan tutanakta, yüz mimiklerinde bir değişikliğin olmadığı da, kayıt altına alındı.

Her mahkûma sorulduğu gibi Ahmet Kerse’ye de son bir arzusu olup olmadığı soruldu. Sanki “Evet, son bir arzum var. Beni serbest bırakın ülkemin başında bulunan komünist tehlikeye karşı mücadele edeyim” deseydi yerine getireceklerdi!

Ahmet Kerse 12 Eylül cellâtlarının kendisine kıyacağını anlamıştı ve bunu kabullenmişti. Son arzu olarak babasına bir mektup yazmak istediğini söyledi.

12 Eylül darbecileri Ahmet’in babasına 2 sayfa mektup yazmasına müsaade etti.

Babasına yazdığı mektupta imanlı bir ruhun yansıması vardı. Geride kalanlara sabır diliyordu. Ölümden korkmuyordu. Zira “Hakiki manada iman eden insan değil ölüme kainata bile meydan okurdu. Ecel Allah’ın elindeydi ve asla değişmezdi.

Bu ruh ve şuur ile babasına iki sayfalık mektup yazan Ahmet Kerse, mektubu görevlilere teslim ettikten sonra, “Dini vecibelerimi yerine getirmek istiyorum. Uykudan yeni kalktığım için, abdestim yoktur. Abdest aldıktan sonra bu işe başlamak istiyorum.” dedi.

Abdestini alan Ahmet kesre, kendisine telkin vermek için gelen imamın, “Allah hiçbir kulunu merhametinden ve şefkatinden yoksun bırakmasın.” sözünü tekrar etti. Ardından da tam bir idealist ülkücüye yakışır şekilde, “Allah, devletimize ve milletimize zeval vermesin.” diyerek sözlerini tamamladı.

Dört yıla yakındır cezaevinde yatıyordu. Buradaki görevlilerle, ceza yattığı arkadaşlarıyla değişik temasları olmuştu. Onların kendisine hakkı geçmiş olacağını düşündü ve bir istekte daha bulundu:

“Son olarak arkadaşlarım, cezaevi personeli namına cezaevi müdürü ve cezaevi başgardiyanı ile vedalaşmak, helalleşmek istiyorum.”

Ahmet Kerse’nin istekleri yerine getirildi. Herkesle helalleşti. Sonra da infazını gerçekleştirecek olanlara buyurun gidelim dedi.

İdam sehpası kurulmuştu. 12 Eylül cellâtlarının verdiği idam kararını cezaevi cellâtları gerçekleştirmek için adeta sabırsızlanıyorlardı. Ahmet kesre idam sehpasının yanına getirildi ve saatler gecenin 04.13’ünü gösterirken yağlı urgan boynuna geçirildi.

Ahmet ölüme gidiyordu ama tevekkül ve teslimiyet içindeydi. İnandığı yolun kurbanı olduğuna inanıyordu. Son duasını yaptı. Sonra yüksek sesle “Allahu Ekber- Allahu Ekber- Allahu Ekber” demeye başladı. Tam bu esnada cellât Ahmet’in ayakları altındaki sandalyeye tekme attı.

Ahmet Kerse 20 dakika idam sehpasında tutuldu. Doktorun ölüm gerçekleştiğine dair rapor vermesi üzerine idam sehpasından indirildi. Sehpadan indirildiğinde Ahmet’in yüzündeki nurani gülümsemeyi gören cellâtlar irkildi. Bu gülümseme gerçek âlemde yerini gören bir şehidin son gülümsemesiydi. Bundan sonra hep gülen Şehit Ahmet kesre olacaktı. Onu idama mahkûm eden 12 Eylül cellâtları ise işledikleri büyük cinayetlerin cezasın görmek için ebedi hüsranı yaşamaktan ve cehennemi boylamaktan kurtulamayacaklardır.

Ahmet’e şehitlik mübarek olsun.

 Babasına Yazdığı Son Mektup

“Rahman ve rahim olan yüce Allah’ın adıyla.

Değerli babacığım, sana bu mektup belki son mektubum, son satırlarım olacak. Bir gün hepimizin çıkacağı o ilahi huzura çıkacağız. Ölüm her kula borçtur. Ancak yüce Allah hayırlı ölüm ve imanla gitmek nasip etsin.

Size son sözüm ‘benim ölümüm ancak ve ancak Allah rızası için, vatanımın ve milletimin, devletin yok edilmek istendiği bir zamanda, sahipsiz iken sahip çıkmak ve Allah rızasına kavuşmaktır.

Şunu herkes bilsin. Ölümümden kimseyi sorumlu tutmayın. Kimseye kırgın ve dargın değilim. Beni seven, soran herkes hakkını helal etsin.

Yüce Allah bize şöyle buyurur:

“And olsun ki sizi can, mal, evlat ve sabırla imtihan edeceğim.”

Muhterem babacığım. Başka yazacak bir şey bulamıyorum. Zaten dünya adına konuşma ve yazma fitne doğurur. Benim amacım Türkiye’mde fitne, küfür, kızıl emperyalizmin oyunlarını bozmak ve şu cennet vatanı ikinci bir Afganistan gibi kale yaptırmamak içindi.

Şimdi Allah ve onun kutlu yolcularına teslim ediyorum. İsim yazmaya gücüm yok. Tüm aile fertlerine, anama, akrabalarıma, soranlara ayrı duygularla selam eder, Allah’tan rahmet ve hidayet dilerim.

Esselamün aleyküm ve rahmetüllah ve berekatuhu.”

Oğlun Ahmet Kerse


AHMET KERSE Diyor ki:

(Gaziantep Cezaevi)

Hâkime küfrettim. Hâkim put! Vicdanı adaletin görkemli sarayından, sarayın mücerret bekçisinden, görünmez koruyucularından azade.. Kişiliği silik... Benim böylesi muğlâk bir kişilikten ne alıp veremediğim var? Baktı önündeki yazılı müeyyidelere, kırdı kalemi. Küçük dilinin dönmesi ile çıkardığı kahkahayı duydum. Onun haline güdüm.

Güya sinsi gülüyor.

O kim, bilmem ne maddesi kim? Her şeyin vasıta olduğu bu dünyada, oluşlara basamaklık edenlere kızmaya hiç gerek yok.

Doğru olan, gücün ve tedbirin kar etmediği yerde durup tevekkül etmek, her daim ona sığınmaktır. Karanlığı aydınlık bilmek, mutlu olmasını öğrenmektir.

Her zaman ve mekânda Yüce Allah'a dayanmak biricik yol. Tabii yol bilene!

Allah'a iyi bir kul olmalıyım. Bütün uğraşım, çabam bu yönde olmalı. Şayet nasipse şehadet şerbeti içmek, beni bu mertebeye getiren mazimle övünmeliyim.

Şehit olmak her er kişiye nasip değil! Bil kıymetini!

Bu büyük mertebeye ulaşmak için, Allah'ın sevgilisinden, Bedir harbine katılmak için izin isteyen sahabenin çırpınışları unutulur mu?

Cennet müjdelenmiş. “Ağaçları altında ırmaklar akan” güzide köşeler...

Hakikat bu!

Geçici zevklerin süslediği ve hayal olarak hafızalarda silikleşen, anlık dürtülerin ürünü, anlık süprüntülerin ne ehemmiyeti, ne kıymeti vardır?

Mutlak mutluluğa gark olmak varken, izafi saadetin çeşnisine kapılıp, kanmak, kandırılmak ne ayıp bir şey! Çok kötü bir hali..

Hayır! kanmadım, kanmayacağım.!

O gün yeniden dirilişimdir, pak ve saf halimle. O an ölmek değil, yaşamaktır.

“Allah yolunda ölenleri ölü bilmeyiniz... Onlar diridirler!”

“... Onlara cennet müjdelenmiştir.”

Virajı dönmek ve has bahçesinin güllerini derlemek...

Derleyeceğim renk renk gülleri sonra da koklayacağım doyasıya..

Ben ilk değilim. Uzayan zincirin bir halkası olacağım.

Ardım sıra bu zincirin bir halkası olabilmek için didinenler, çalışanlar çok.

Heyecanlı bekleşen kalabalık var.

Allah'ın eli! Bu davanın üzerinde.

Tökezlemek, sürünmek, yakalanmak yok.

Sinemiz demir, yüreğimiz çelik, kötülükleri boğmak, iyilikleri yaşatmak İçin hep mücadele, hep mücadele... Bir an olsun bile gaflet uykusunda kalmak yok.

Gafleti sevmek, şeytanın çelmelerine kanmak ölümdür. Gerçek Ölüm!

Doğruyu insanlara duyurmak için savaşmak lazımdır...

Anam köyde. Son günler sık sık rüyama girer oldu.

Ağlamaz anam hep güler. Bir şehit anası olacak, keyfi bu yüzden. Heyecanı, gönlündeki haz ılıklığı bu sebepten...

Titrer anam, elleri ile bazı kereler yüzünü örter. Ben idam sehpasına yürürken anam karalar bağlamaz. Bilir, inanır ki, oğul ölmedi, yaşıyor. Bu dünya hancıların konakladığı bir misafirhane.

Buradan göç eden bir başka âlemde, ebedi yurt evinde yaşar.

Anam yeşil yemenisini hiç başından eksik etmez. Allah örtünün dediği için örtünür.

Anam ülkü sahibi yiğitleri över.

Babam da öyle. Babam süslü hayat yaşamak uğruna zillet, illete boyun eğen bel kıvıran, yılanlaşan insanları sevmez.

Kötülerin baş düşmanıdır.

İnsan Allah'a inanmadıkça, yüce ülküleri yakalamak için cehd ve gayret sarf etmedikçe o adama insan denmez. Hele halife hiç denmez. Her adam insan değil, her insan da halife değil! Bu biline!

Sabırsızım, içimde sevinç coşkusu, kulaklarımda Kur'an kıratı... Ben uçmak istiyorum, uzaklara, pak mekânlara, gül ekenlere, çiçek dikenlere uçmak...

Bükülmeyeceğim, kırılmayacağım. Bu emanet olan Ben’i yüce Rabbime helali ile teslim edeceğim.

Ölsem bile ölmeyeceğim. Varın siz anlayın!

Ben insanlara dayanmadım ki, yıkılayım, insancıklardan medet ummadım ki, zarara ziyana gireyim.

Ezel ve ebed olan Yüce Mevla'ya gönül verdik. Onun içindir ki, bu dava sönmez, bitmez, çapulcuların çökmesinden, kaçmasından etkilenmez...

İlay-ı Kelimetullah! Diyen diller lal olmaz.

Allah diye inleyen güller solmaz.

Tekbir getiren, teşbih eden güller solmaz.

Susmayacak Hakk'ın dili!”

ŞEHİTLERİMİZ HALİL ESENDAĞ - SELÇUK DURACIK

(5 Haziran 1983)

“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de şehitliği beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde sözlerini değiştirmemişlerdir.” (Ahzab, 23)

 İslam tarihi, Allah’a söz verip ardından da sözünü yerine getirecek bir hayat yaşayarak bu dünyadan şehit olarak giden nice erleri gördü.

İslam tarihi içinde hususi bir yeri olan Müslüman Türklerin tarihlerinde de bu tür şehitler adeta bir resmigeçit yapmışlardır. Bu Türklerin Müslüman olduğu dönemden başlamış ve günümüze kadar sürmüş bir gerçekliktir. Türkler Müslüman kaldığı müddetçe de bu şehitler kervanı kıyamete kadar sürecektir.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi içinde de bu tür şehitler oldukça fazladır. Bahusus 1970-1980’li yıllar bu şehitler içinde öncülük yapan nice yiğitleri de tanımıştır.

Halil Esendağ ve Selçuk Duracık isimli iki ülkücü de Allah’a verdikleri sözü yerine getirip sıralarını beklemiş ve sonunda 12 Eylül cellâtlarının eliyle şehitlik mertebesine çıkmışlardır.

Halil Esendağ ve Selçuk Duracık aynı gün idam sehpasına mertçe yürüyen iki yiğitti.

Dr. Mehmet Güneş bir yazısında o yiğitleri şöyle tasvir etmektedir:

“Taş medreselerin Yusuf yüzlü mazlumları hayatlarının baharında Eylül’ü yaşadılar... Fırtınalı yılların toz-duman ortamında bu idealist gençlerden bir kısmı, şehadet güllerinin derildiği bahçelerde dünya misafirliğini tamamladılar... Delikanlı çağında Hakk’a yürüdüler... Musalla taşına konup namazları kılınırken, Er kişi niyetine tekbir alan her kişi, onların tam manasıyla Er kişi olduklarını çok iyi biliyordu...”

Bu yiğitler, “Vatanımın ha ekmeğini yemişim, ha uğrunda kurşun.” diyerek; vatana can, bayrağa kan veren mustarip bahtiyarlardı.

Halil Esendağ - Selçuk Duracık “Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaştasın” mısralarında belirtildiği gibi daha 15-18 yaşlarında cılız omuzları üzerine memleket meselelerini yüklemişlerdi. Oyunda oynaşta olmak onlara o günkü şartlarda yakışmazdı. Ne çocuk olabildiler ne de genç. Bir nevi pişmeden kavrulmuşlardı. Başlarında esen kavak yellerinin başka âlemlere savurduğu sevdaları vardı.

Halil Esendağ Manisa'nın Saruhanlı kazasına bağlı Gözlet köyündendi. 21 yaşında olup evliydi. Bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla polisler tarafından yakalandı. Tutuklandıktan kısa bir süre sonra, 12 Eylül Mahkemeleri tarafından idama mahkûm edildi. 3 Haziran tarihinde, hakkındaki idam cezasını sabaha karşı infaz edildiğine dair Radyo ve TV.'den yayın yapılmasına rağmen, polisler tarafından cezaevinden alınıp Emniyet Müdürlüğü'ne götürüldü. Burada, itiraf etmesi için iki gün boyunca akıl almaz işkenceler yapıldı ve 5 Haziran günü Buca Cezaevi'ne geri getirilip, sabahın ilk saatlerinde asılarak şehit edildi.

Selçuk Duracık ise Yugoslavya göçmeni bir ailenin çocuğu olup 22 yaşındaydı. Ailece, Manisa’nın Turgutlu ilçesinde oturuyor, seyyar satıcılık yapıyordu. Selçuk Duracık, polisler tarafından arandığını öğrenince kendiliğinden giderek Emniyet’e teslim olmuş, fakat yargılandığı 12 Eylül’ün hukukunu uygulayan İzmir 2. Nolu Askeri Mahkemesi tarafından idam cezasına çarptırılmıştı. Tıpkı o da Halil Esendağ gibi 3 Haziran günü, idam edildiğine dair haberler radyoda yayınlanırken İzmir Emniyet Müdürlüğü’nde işkence ile yeni ifadeler almaya çalışıyorlardı. İki gün sonra 5 Haziran 1983 günü Buca Kapalı Cezaevi’nde sabaha karşı asılarak şehit edildi.

Halil Esendağ ve Selçuk Duracık inandıkları dava uğruna ölümü göze alabilen iki yiğitti. Onlar idamla yargılanmalarına ve sonunda idam edileceklerini bilmelerine rağmen asla metanetlerini kaybetmediler.

Halil Esendağ ve Selçuk Duracık ailelerine yazdıkları mektuplarda nasıl bir yüce ruh taşıdıklarını açık biçimde ortaya koymuşlardır.

 Şehit Halil Esendağ'ın Anne Babasına Yazdığı Mektup

Bismillahirrahmanirrahim

Ol deyince bütün âlemleri olduran, her şeyin sahibi ve mutlak hâkimi Cenab-ı Rabbül âlemine sonsuz hamt ve sena olsun. Salatu selam, âlemlere rahmet olarak gönderilen Cenab-ı Allah'ın en sevdiği kulu ve Resul’ü ümmeti olarak şereflendirdiğimiz “O” en güzele Hz. Muhammed’e, sevgili ailen, ashabına, Saadet-i Kiram ve gönüller sultanı Şeyda (ks) Hazretlerine cümle Evliyaya ve mü'minlere olsun inşallah.

Es-Selamün Aleyküm ve Rahmetullahi ve berakatühü.

Pek muhterem abi ve dünya ukba kardeşlerimiz, gönüller dolusu sevgi, hürmet ve hasretle kucaklaşır muhabbetle büyüklerimizin ellerinden, küçüklerimizin gözlerinden öper aciz şahsımız ve Ehl-i İslâm hayır dualarınızı Cenab-ı Rabbü’l Alemi’nden niyaz ederim.

Muhterem ağabeylerimiz ve gardaşlarımız.

Bu aciz satırları yazmamızın gayesi sizle gönüllerde helâlleşmek içindir. Cümleniz hakkınızı helal edin hayır ve dualarınızı eksik etmeyin. Bizlerin varsa cümlenize hakkımız helal olsun. Rabbü’l Âlemin takdiri böyleymiş. Elhamdülillah biz acizlere takdiri ilahisine rıza göstermeyi nasip etsin, Rabbü’l Âlemin inşallah.

Bir haberde şöyle buyruluyor:

“Ölüler için yapılan dualar nurdan tabaklarla onlara takdim olunur.” (Hadis-i Şerif)

“Ölüye kendisinin üzerine yas tutulması sebebiyle kabirde azap olunur.” (Hadis-i Şerif)

Es-Selamün Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü.

HALİL ESENDAĞ, Haziran 1983

 Şehit Selçuk Duracık'ın Anne Babasına Yazdığı Mektup

Bismillahirrahmanirrahim

Rahman ve Rahim olan Allah'ın adıyla...

Devamlı var olan, O'ndan başkası O'nunla varlıkta duran, varlığın başlangıcı olmayan. Zatında, sıfatlarında ve işlerinde benzeri olmayan, yaratılmışların hiçbirine benzemeyen, Diri, Bilici, İşitici, Görücü, Gücü yetici, Söyletici, Yaratıcı olmak, sıfatlarına sahip olan Allahu Teâlâ’ya yarattıklarının sayısı kadar hamt ve senalar olsun, “İnşallah” Bütün dualar ve iyilikler, O'nun Peygamberi ve en sevdiği kulu, velisi, insanların her bakımdan her güzeli, Hz. Muhammed Mustafa’ya yıldızlar kadar parlak olan sevgili âline ve ashabına bunları sevenlere, izlerinde gidenlere, İslâmiyet’in muzafferiyeti için şehit düşenlere olsun, inşallah.

Es- Selamün Aleyküm

Pek muhterem babacığım ve anneciğim.

Gönül dolusu sevgi; hürmet ve hasretle kucaklaşır, muhabbetlerimle her iki ellerinizden öperim. Ayrıca Hüseyin abime, Yüksel ve Gülsen kardeşlerime, muhterem dedeme, anneanneme, teyzeme, dayılarıma, yengelerime ve halalarıma ayrı ayrı selam eder, sevgi ve hürmet ile büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperim

Cümle Ümmet-i Muhammed ile birlikte sizlerin de sağlık, sıhhat, saadet ve metanet üzere olmanızı Rahman ve Rahim olan Rabbimden can-ı gönülden niyaz ederim.

Muhterem babacığım ve anneciğim! Bu mektubu son ebedi yolculuğumuz olan Allah'ın huzuruna çıkmadan önce yazmış bulunuyorum. Yüce Mevla’m sizlere sabır ve dayanma gücü versin. Benim ve sizlerin başına gelen her ne ise, Cenab-ı Mevla’mızdan gelmiştir. Onun için sabır edin, şükredin ki, geçmiş ve gelecek günahlarımız, Mevla’mın vermiş olduğu musibetlerle temizlensin. Aksi halde sabır etmezsek, Mevla’mızın daha çok musibet belaları üzerimize gelir Onun için hîç üzülmeyin. Çünkü Yüce Mevla’mız bir Ayet-i Kerime'de şöyle buyurmaktadır: “Kullarımdan birisine bedeninde veya malında veya evladında bir musibet yönettiğim zaman, sonra da o da güzel bir sabır ile karşılarsa, kıyamet günü onun için mizan kurmak veya onun için defter açmaktan hayâ ederim.”

Durum böyle olunca bizlere güzel bir sabır ve şükretmek düşüyor.

Yine Yüce Rabbimiz, “Ben musibetleri sevdiğim kullarıma veririm,” buyurmaktadır.

Böyle olmasaydı Yüce Peygamberimiz musibetleri vermezdi. Hatta Yüce Peygamberimiz duasında şöyle diyor: “Ya Rab, bana yakın ver ki, musibetler bana kolay ve hafif gelsin.”

Rivayet ediliyor ki, Süleyman’ın oğlu vefat etti, Süleyman (as) bundan dolayı çok üzüldü. Bunun üzerine iki melek kendisine geldi. Onun huzurunda hasımlar şeklinde diz çöktüler. Birisi dedi ki: Ben tohum ektim, biçecek zaman geldiğinde buradan bir adam geçti, ziraatımı mahvetti Bunun üzerine Süleyman (as) diğerine sordu: Sen ne diyorsun? O da dedi ki: Ben caddeden yürüyordum, ziraatın üzerine geldim. Sağa ve sola baktım ki, yol ziraatın önünden geçiyor. .Süleyman (as) ziraat sahibine: Neden yola ektin, bilmez misin, millet için yol gereklidir.” Ziraat sahibine de: “Sen niye çocuğa üzülüyorsun, bilmez misin ki Ölüm ahiret yoludur?” dedi Süleyman (as) gafletini anladı, Rabbine tövbe etti.

İşte babacığım ve anneciğim! Sizler de sakın üzülmeyiniz. Yüce Mevla’mıza sabır ve şükrediniz. Bizim için böylesi daha hayırlıdır. Belki, bunu bilemeyiz. Mevla’mız günahlarımızı affeylesin inşallah

Peygamberlerden bir tanesi Rabbine şikâyette bulunarak dedi ki:

“Ya Rab, mü’min kulun sana itaat ediyor. Günahlardan uzaklaşıyor, sen ondan dünyayı alıyor, ona bela veriyorsun. Kâfir kulun günahkâr oluyor. Sen ondan belayı uzaklaştırıyorsun. Dünyayı onun için yayıyorsun. Bu nasıl olur?”

Bunun üzerine Cenab-ı Hak, o peygambere vahiy göndererek, buyurdu:

“Kullar benim. Bela da benimdir. Her birisi benim hamt ile tespih eder. Mümin kulumun üzerinde günahlar olur. Ben dünyayı ondan alır, belayı veririm. Bela o kulun günahlarının kefareti olur. Ta ki, benim huzuruma gelinceye kadar. Huzuruma geldiğinde de sevaplarının mükâfatını ona veririm. Kâfirin de sevabı olur. Onun rızkını genişletirim. Belayı ondan uzaklaştırırım. Sevaplarının mükâfatını dünya ile ona veririm. Ta ki, benim huzuruma gelinceye kadar. O zaman da günahları ile cezalandırırım.”

İşte böyle babacığım ve anneciğim. Sizler ne kadar çok sabrederseniz ben de ebedi istirahat hanemde huzurlu ve rahat olurum, inşallah. Bir Hadis-i Kutsî'de şöyle buyrulmaktadır:

“Ey insanoğlu! Belama sabreden benden razı olmuş olur. Sabretmeyen, nimetlerime kanaat getirmeyen kendine başka Rab arasın. Ey insanoğlu! Belama sabreden benden razı olur.”

Sizlerin sabredeceğini biliyorum. Eğer beni biraz seviyorsanız sakın ağlamayınız, üzülmeyiniz. Çünkü Peygamberimiz bir Hadis-i Şeriflerinde şöyle buyuruyor:

“Ölümü üzerine yas tutulan kimse kıyamet gününde bu yüzden azaba uğratılır.”

Sizler de benim azap görmemi istemiyorsanız sakın ağlamayın ve yas tutmayın, beni ebedi istirahat hanemde rahatsız etmeyin. Dualarınızla beni rahatlatın. Sizler ne kadar sabrederseniz beni o kadar sevindirmiş olursunuz. Dualarınız için şimdiden Allah sizden razı olsun, inşallah.

Muhterem babacığım ve anneciğim.. Yüce Mevla’mız nasip etti ki, sizleri son olarak görmeyi biz aciz ve garip kullarından esirgemedi. Sizlere ziyaretle söylemek nasip olmayan helalleşmemizi artık burada yazmak istiyorum.

Canım babacığım ve anneciğim! Biliyorsunuz ki, babanın ve annenin hakkı evlatlar üzerinde çok büyüktür. Ben oğlunuzu bu yükten kurtarın ve hakkınızı helal ediniz ki, bizler de Mevla’mızın huzurunda perişan olmayalım. Ayrıca dedem, anneannem, teyzem, dayılarım, yengelerim, halalarım, Hüseyin Abim, kardeşlerim Yüksel ve Gülsen de üzerinde olan haklarını helal etsinler. Beni soran, seven akraba ve Müslüman kardeşlerimizle de benim için helallesin. Beni bu büyük yükten kurtarın. Benim hakkım
varsa hepinize helal olsun.

Muhterem babacığım ve anneciğim, Cenab-ı Mevla’mız sırasıyla hepimizi huzuruna alacak. Sizler sabır ve şükredersiniz, orada inşallah beraber olacağız. Yüce Rabbimiz cümle ümmet-i Muhammed ile birlikte bizleri de dergâhına kabul, rızasına mazhar, Yüce Peygamberimiz (sav) şefaatine nasip edip ebedi saadete ulaşmak nasip eylesin inşallah. Muhterem babacığım ve anneciğim, burada aciz satırlarıma ve mektubuma son verirken Cenab-ı Allah’ın rahmeti, mağfireti, af, feyiz ve bereketi, Yüce Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa’nın (sav) şefaati sizlerin ve cümle ümmetinin üzerine olsun, inşallah. Allah’a emanet olunuz.

“Ölüler için yapılan dualar, nurdan yapılmış tabakalarla onlara takdim edilir.”(Hadis-i Şerif)

“Ölümü üzerine yas tutulan kimse kıyamet günü bu yüzden azaba uğratılır.”(Hadis-i Şerif)

“Ölüye kendisinin üzerine yas tutulması sebebiyle, kabirde azap olunur.”(Hadis-i Şerif)

Yüce Rabbimize kavuşuyoruz. Onun için bizler üzülmüyoruz. Sizler de üzülmeyin.

Haziran 1983

Aciz ve garip oğlunuz

SELÇUK DURACIK

 İDAM SEHPALARINDAN HAKK'A YÜRÜDÜLER

Ülkücü hareketin önemli isimlerinden olan Mehmet Karanfil, Selçuk Duracık ve Halil Esendağ’ın idamları sırasında yanlarında Hoca olarak bulunan kişiyle yıllar sonra görüşmüş ve idam sırasında yaşanan göz yaşartıcı sahneleri bir yazısında kaleme almıştı.

Ülkücü hareketin öncü şehitlerinin nasıl bir İslami ruh taşıdıklarını anlatma bakımında Mehmet Karanfil’i yazısı mutlaka okunması gerekir gerekçesiyle paylaşmak istiyorum:

“İzmir’de Şadırvanaltı Camii’nde müezzinlik yapan Kazım Hoca, düşünce ve duygularımın örtüştüğü bir ağabeyimdi. Bir gün kendisini ziyarete gittim. Kazım Hoca müezzin odasında bulunanlarla sohbet ediyordu. Muradiye Camii imamı Abdullah Hoca da oradaymış. Kazım Hoca orada bulunanlara beni tanıştırırken, Ülkücü olduğumu, cezaevinde yattığımı söyleyince, Abdullah Hoca da Halil ile Selçuk’un infazında imam olarak bulunduğunu söyledi. Bu ne güzel bir rastlantıydı Yarabbi...

Bir müddet sonra, Abdullah Hoca bana, “Ne mutlu onlara. Allah’ın izniyle onlar şehittir... Her hareketlerine şahit oldum. Ruhlarını nasıl teslim ettiklerine şahit oldum. Tekbir getirerek, Kelime-i şahadet çekerek, ölüme yürüdüler...”dedi. Bir müddet nefeslendikten sonra, olayı başından itibaren anlatmaya başladı:

“Daha önce de din görevlisi olarak idam edilen solcu gençlerin infazında bulunmuştum. Onlar infaz sırasında. “Allah’a ve dine inanmıyoruz”, deyip, telkinde bulunmamı kabul etmemişlerdi. Son arzuları sorulduğunda, kimi kahve, kimi sigara istemişti. Sehpaya giderken de slogan atmışlardı. Onlarda bizim insanlarımızdı. İnancı düşüncesi ne olursa olsun, cezayı hak etsin veya etmesin, gencecik insanların ölümünü seyretmek beni üzüyordu. Solcular, ahiret hayatına inanmıyorlardı ama inandıkları fikirler uğuruna hayatlarını feda ediyorlardı. Bu sebeple fikirlerini benimsemesem de, idealistliklerini takdir ediyordum. Onlar infaz edilirken, “Bunların yerinde imanlı bir insan olsa, acaba nasıl davranır?”, diye içimden geçirmiştim...

Yine bir akşam, sivil memurlar ellerinde telsizlerle evime geldiler:

- Hocam, bir nikâhımız var. Nikâh kıymaya gelir misin?

 Otomobillerine binip, Buca Cezaevi’nin önüne gelmiştik. Her taraf asker doluydu. Cezaevinin kapısından girince, infaz yapılacağını anladım. İnfaz heyetinin bulunduğu salona götürüldüm. Savcılar, hâkimler, komutanlar, doktorlar, infaz görevlileri oradaydı. Orada bulunanların bir kısmı, heyecanlı bir telaş içindeyken, bir kısmı da üzüntülüydü.

Bir müddet sonra, görevliler elleri arkadan kelepçeli olan iki genci getirdiler. Üzerlerinde ayak bileklerine kadar uzanan kolsuz beyaz bir giysi, başlarında beyaz namaz takkesi, ayaklarında beyaz çorap ve terlik vardı.

- Selamün Aleyküm, diyerek içeri girmişlerdi. O an çok şaşırmıştım. Onları sanki çok eskiden beri tanıyordum...

Orada bulunanların çoğu onlarla helalleşti. Hücrelerinde yazdıkları Vasiyet Mektuplarını İnfaz Savcılığı’na teslim ettiler. Heyet huzurunda doktor,

- Sağlık şikayetiniz var mı?, diye sorduğunda ikisi de,

- Elhamdülillah taş gibiyiz. Hiç bir şikâyetimiz yok, demişti. Son arzuları sorulduğunda, ikisi de cenazelerinin ailelerine teslim edilmesini istemişti. Telkinde bulunmak için yanlarındayken bana çok saygılı davrandılar. Kendilerine şöyle dedim:

- Kardeşlerim, her insan bu dünyada farklı bir kaderi yaşamaktadır. Dünya bir imtihan koridorudur. Ölüm, ahret hayatına açılan bir kapıdır. Ne mutlu Allah’a iman ederek bu imtihanı tamamlayanlara.

Bunları söylerken gözlerine bakmıştım. Gözleri sevinçle parlıyordu.

- Az sonra Allah’a kavuşacaksınız, diye devam ettim.

- Biliyoruz Hocam, biliyoruz; dostlarımıza söyleyin, ölümümüze üzülmesinler, demişlerdi. İkişer rekât namaz kıldılar. Ellerini kaldırıp, son dualarını yaptıkları o anı unutamıyorum... Yüzleri o kadar nurlanmıştı ki...

Dalış sezonu rekorla kapandı!  Su altında bambaşka bir dünya var
Dalış sezonu rekorla kapandı! Su altında bambaşka bir dünya var
İçeriği Görüntüle

Az sonra görevlilerle infazın yapılacağı bahçeye çıktık. Bahçe projektörlerle aydınlatılmış, ortalık gündüz gibiydi. Sehpalar kurulmuş yağlı urgan parlıyordu. Ürpertici bir manzara vardı... Az sonra iki genç insanın dünyaları değişecekti. Bir an, kendimi onların yerine koydum... Altmışı geçmiş yaşımda, dünyadan alacağım fazla bir lezzet de kalmadığı halde, çok korkmuştum... Heyecandan elimin, ayağımın titrediğini hissediyordum. Böyle bir anda korkmadan, heyecanlanmadan normal olabilmek, kâmil bir imana sahip olmayı gerektirirdi...

İnfaza önce Selçuk’tan başlandı. Selçuk’un yaftası boynuna asılmıştı. Sehpaya yürümeden göz göze gelmiştik.

-Allah’a gidiyorsun Selçuk!, demiştim. Tebessümle başını salladı... Tekbir getiriyordu. Sehpanın altındaki tabureye çıktı. Cellât, boynuna urganı geçirirken, Selçuk Cellâta bir şeyler söyleyince Cellât, bir an durakladı. Selçuk, sürekli Kelime-i şahadet getiriyordu. Cellât, tabureye vurduğunda, Selçuk urganda asılı olarak bir sağa, bir sola sallanıp, kıbleye doğru boynu bükük bakar halde ruhunu teslim etti. Bir müddet asılı bekletildikten sonra, Savcı askerlerin de yardımıyla, Selçuk’un boynundan urganı çıkardı... Selçuk’u bir masaya yatırdılar. Gözleri bir başka âleme bakıyordu. Gözlerini kapatıp ona Yasin okudum... Daha sonra Halil’i getirdiler. Onun da boynuna yafta takılmıştı. Ona da,

- Halil, Allah’a gidiyorsun, dedim. O da, tebessümle başını sallayarak,

- Biliyorum Hocam!, diyerek karşılık verdi ve tekbir getirerek sehpaya yürüdü. Urgan boynuna geçirilirken o da, Cellât’a bir şeyler söyledi. Cellât, aynı tavrı göstermişti. Kelime-i şahadet getirirken Cellât, tabureyi ayağının altından çekti. Halil de, Selçuk gibi boynu bükük kıbleye bakar halde, ruhunu teslim etti. Halil’in de boğazından urganı Savcı çıkardıktan sonra, masaya yatırdılar. Halil’in de gözleri açıktı; sevinçle uzaklara bakıyordu… Gözlerini kapatıp, ona da Yasin okudum.

Mesleğim gereği nice ölü görmüştüm; fakat bunlar hiç ölüye benzemiyordu... Onlarda yorgun bir müminin uyku hali vardı. Selçuk ile Halil’in, Cellâda ne söylediklerini merak ediyordum. Duvarın kenarında çömelip, önüne bakan cellâdın yanına gittim. Halil ile Selçuk’un, ne söylediğini sorduğumda, “Ben böyle insanlar görmedim. Öncekiler bana küfür ediyordu.”. Bunlar ise, “Hakkını helal et, dediler” diyerek, içini çekiyordu.”

 Kefeni Gelinlik Gören Yiğitler.

Ülkücü hareketten yıllarca cezaevlerinde yatan Nizamettin Çoşkun, “Eylül'de Gel Dediler- Ülkücü Bir Mahkûmun Hatıraları” isimli kitabında yine cezaevlerinde yıllarca yatan ülkücülerden İrfan Sönmez’in ağzından anlattığı bir hadise bu yiğitlerin nasıl büyük bir ruh taşıdıklarını ve kefeni gelinlik görebilecek kadar korkusuz olduklarını gözler önüne sermektedir:

“1983 yılının mayıs ayıydı. Konya Askeri Cezaevinden alınarak başka bir mahkemem için İzmir Buca Cezaevine getirildim. Yol boyunca tam bir ölüm mahkûmu muamelesi görmüş, dünyaya bir veda psikolojisi ile bakmıştım... İçimde bir his “bu güneşi, bu ağaçları, bu dünyayı bir daha göremeyeceksin” diyordu...

Bu duygularla bir şafak vakti, Buca Cezaevine teslim edildim. Beni en çok sevindiren, aylar sonra Buca Cezaevinde bulunan arkadaşlara kavuşmam olmuştu. İhtilalden üç yıl sonra da, onlarla ilk defa görüşecek, ilk kez de kucaklaşma imkânı bulacaktım. Ama beni asıl sevindirecek olan, bir kaç hafta önce idam cezasına çarptırılan Halil Esendağ ile Selçuk Duracık'ı görmem olacaktı. Bundan dolayı müthiş heyecanlanıyordum.

İdam alan ve aylarda beri ölüm hücresinde infazı bekleyen arkadaşların halet-i ruhiyelerini, ölüm cezasını nasıl karşıladıklarını merak ediyordum. Mahkeme saati yaklaştıkça yavaş yavaş koğuşlardan çıkarılan tutuklular da kapıda görünmeye başladılar. Gelenler içinden tanıdıklar çıkınca kucaklaşıyor, derin bir hasretle birbirimize sarılıyor duygulu anlar yaşıyorduk.

Merak içindeydim, üç yıl görmediğim Halil acaba ne durumdaydı? Neredeyse kesinleşen cezasını nasıl karşılamıştı? Kafam bu sorularla meşgulken, Halil Esendağ mütebessim bir yüzle çıka geldi. Yüzü çektiği çilelerle temizlenmiş, parlatılmış gibiydi. Asırlardır birbirimizi görmemiş insanlar gibi hasretle kucaklaştık. Sanki kalplerimizden birbirimize tatlı, ılık bir şeyler akıyordu. Kısa bir hal-hatır fırsatı bile bulamadan gardiyanlar çağırdı, ikişer ikişer kelepçelenerek ring araçlarına bindirildik. İsteğim üzerine benim elim Halil'in eli ile kelepçelenmiş; böylece mahkemeye gelinceye kadar yolda bir kaç kelime konuşma imkânımız olmuştu.

O konuşurken bütün dikkatim satır aralarına gizlenmiş gerçek düşüncelerindeydi. Acaba korkuyor muydu? Acaba herhangi bir irade zaafı geçirmiş miydi? Vakit ilerledikçe Halil'in tek kelime ile onu yendiğini ve ona çoktan hazır olduğunu görecektim. Ölümden bahsederken gülüyor, “Allah 'tan ne gelirse baş üstüne” diyordu.

Mahkemeye gelirken zaman zaman öteki arkadaşların sorularına cevap veriyor, böylece önceki mahkemeye giderken de olup bitenden haberdar oluyordu...

Bir arkadaş “gönderdiğimiz GELİNLİKLERİ aldınız mı?” diye sorunca “aldık” demiş, “nasıl oldu” deyince de “biraz uzun oldu” deyivermişti.

Sonraları mahkemem İzmir'de kalmama karar verince, bende soruyu soran arkadaşlarla aynı koğuşa konulmuş, o zaman bu gelinlik meselesini sormuştum.

“Nedir bu gelinlik? Ben bir şey anlayamadım.” deyince anlattılar.

Geçen mahkeme Halil bizden iki kefen istedi. Devletin idam esnasında giydirdiği kefenin torba gibi bir şey olduğu, o kefenleri giymeleri halinde ellerinin, kollarının içerde kalacağını, rahat can çekişemeyeceklerini söyledi.

Bizde koğuşa dönünce, elimizdeki avucumuzdaki parayı bir araya getirdik, iki kefen alacak parayı bulamadık. Koğuşta 23 kişiyiz, üzerimizden iki kefen parası çıkmadı. Sonunda bir arkadaşımızın ailesinin getirdiği iki beyaz nevresimi cezaevi terzisine diktirerek onlara gönderdik. Gelinlik dediğimiz onlara gönderdiğimiz kefenlerdi...

Çok sonradan anlamıştım “gelinliklerimiz uzun geldi” derlerken kefenleri giydiklerini.. Kim bilir kaç gece Azrail (a.s) gelsin diye beklerken öylece sabahlamışlardı!

Şu satırları yazdığım sırada düşünmeden edemiyorum, 23 ülkücü iki kefen alacak parayı bulamıyordu. Mahkeme salonunda duruşma saatini beklerken artık ölümü yendiğine emin olduğum Halil'e sormuştum:

“Nasıl bir gecede asılmak istersin?”

Halil biraz düşünmüş daha sonra cevap vermişti:

“Yağmurun hafif çiselediği bir gecede.”

Duruşmadan sonra mahkeme benim İzmir'de kalmama karar vermiş, arkadaşlarla birlikte Buca Cezaevine dönmüştüm. Kapı altında Halil aramızdan alınmış, başka bir âleme götürülür gibi götürülmüştü. Bunun onu son görüşüm olduğunu biliyordum.

Cezaevinde gazeteler her sabah bir sergi üzerinde koğuş kapılarına getirilir, tutuklular mazgal deliğinden uygun gördüklerini alırlardı. Gazetelerimiz bir kaç defa gelmemiş, sonra da bunun manasını anlamıştık. İdam cezalarının infaz edildiği günlerde veya mahkûmlarla ilgili yeni düzenlemelerin gündeme geldiği günlerde gazeteler gelmez, böylece tutukluların olay çıkarması engellenmiş olurdu.

4 Haziran’ı, 5 Haziran'a bağlayan baharın bütün tazeliği ile kendini gösterdiği böyle günlerden biriydi. O yıllar bize bahar gelmez, şairin, “Bahar gelmiş, çiçek açmış neyleyim” mısraları dilimizden eksik olmazdı. Sabah günlük haberleri herkesten önce okumak için gazetelerin gelmesini bekliyorduk. Bir saat, iki saat derken vakit öğleyi bulmuştu ama gazeteler gelmemişti. Hepimizin içine kurt düşmüştü. Acaba kim? Bugün kimi asacaklar? Çok beklemeden sorumuzun cevabını almıştık. Bir fırsatını bulan cezaevi terzisi kapıya gelerek mazgalı açmış ve o korkunç haberi vermişti.

“Bahçede sehpa kuruluyor, bu gece Halil'le Selçuk'u asacaklar !”

Koca bir koğuş bir anda depreme uğramış gibi sarsılmıştı. Önce ürkütücü bir sessizlik ve şok hali yaşamış, sonra çaresizlik içinde ne yapacağımızı şaşırmış vaziyette sağa sola koşturmuştuk. Bu koşuşturma ölüm korkusunun veya panik halinin bir neticesi değil, çaresizliğin, onlara ulaşamamanın bu zor saatlerde onları teselli edememenin bir neticesiydi. Acaba kararı radyodan duyunca ne demişlerdi? Genç yüreklerine korkunun hançeri batmış mıydı? Bütün bir koğuş tek bir kalp olmuş onları düşünüyor onlarla ölümü paylaşıyorduk.

Haberi aldıktan bir kaç dakika sonra, mahkûmları toplayarak kısa bir konuşma yaptım. Kur-an bilenlere cüzleri dağıtarak gün boyu sabaha kadar Kur-an okumalarını söyledim. Yapacağımız tek şey vardı; dua ve Kur’an'la onlara ulaşmak...

Gece saat 24'e kadar iki hatim indirdik. Akşam olunca saat 21'den itibaren her yarım saatte bir koğuş penceresine çıkarak, sala okumaya, Peygamberimize (sav) Salat-ü selam getirmeye başladım. Koğuş penceresinden yükselen sesin, onların ölümle dolmuş hücrelerine kadar girdiğine inanıyor, Salat-ü selamları o duygularla okuyordum...

Cezaevinde idamların infazı 1’de olurdu. Son defa sala okumak üzere pencereye çıktım. Halil'in mahkeme salonunda iken söylediği sözler aklıma geldi...

“Yağmurun hafif çiselediği bir gecede asılmak isterdim.”

Elimi koğuş parmaklıklarından dışarı uzattım, avucumu göğe doğru açtığımda aman Allah'ım bir yağmur Halil'in duasına icabet edercesine çiseliyordu. Kendi kendime “Ah Halil'im! O gün Rabbimizden güneşleri yağdırmasını isteseydin, Rabbim o güneşleri bile yağdırırdı” diye mırıldandım.

Bir koğuş göklerle birlikte Halil ve Selçuk'a ağlıyordu.

Yorgun bir geceden sonra gardiyanların, “müdür çağırıyor” çağrısıyla uyandım. Cezaevi müdürü üç kişiyi odasına çağırmıştı. Halil'in asılmadan önce her birine ayrı ayrı yazarak bıraktığı hediye ve emanetleri bize takdim ediyordu. Eşyalarını alarak koğuşa geldik. Halil'in son anda yazdığı yazıları bizi rahatlatmış, ölüme metanetli gittikleri konusundaki kanaatlerimizi pekiştirmişlerdi.

Nitekim koğuşa geldikten sonra bazı gardiyanlar idamı anlatarak: “Bu gece Buca'ya rahmet yağdı” demişlerdi. Önce Selçuk, sonra Halil idam edilmişlerdi. İkisi de sehpaya metanetle gelmiş, Kelime-i Şahadet getirdikten sonra altlarındaki sehpa çekilmişti. İpte bir müddet sallandıktan sonra sanki ilahi bir el uzanarak ikisini de kıbleye çevirmişti. Bir gardiyan, “Halil'i indirdiğimizde başındaki takke yana düşmüş, hafif yatmıştı. Biz böyle bir şey görmedik.” diyordu.

Sonra infazda bulunan Buca Muradiye İmamı şöyle diyordu. “Bana hiç evliya gördün mü diyenlere; evet... Halil ile Selçuk'u gördüm diyeceğim...”

Halil'in bize emanet ettiği eşyalar koğuş başkanı olduğum için bana takdim edildi. Hepsini tek tek inceledim. Özel eşyalarını ayırdım. Notlarını okudum, notlar daha çok kılınan kaza namazları ile tutulan oruçların listesiydi. Ölümle ilgili ayet ve hadisler bir sürü ilmihal bilgisi ile ilgili notlar.

Eşyalar arasında gazete kâğıdına sarılmış küçük bir paket dikkatimi çekti. Çorap ve iç çamaşırı olacağını sanmıştım. Açtım ve baktım ki etrafı oyalı yeşil bir başörtüsü. O an nasıl duygulandığımı, nasıl bir gözyaşı anaforuna tutulduğumu anlatamam. Bütün koğuş ağlıyordu.

Rahmetli Halil tutuklanmadan kısa bir zaman önce evlenmiş, murat alamadan hapishane köşelerine düşmüştü. İhtimal ki; iki buçuk yıl kaldığı ölüm hücresinde eşinin başörtüsü onun dert ortağı olmuştu.

Dağıtabilir eşyaları dağıttıktan sonra, kalanları postayla babasına gönderdik. Halil'in babası çok dindar, çok mütevekkil bir adamdı. Annesi de öyle. Çok sonraları tahliyeden sonra evlerini ziyaret ettiğimde bu aileden böyle bir yiğidin nasıl çıktığını anlamıştım. Eşyaları gönderdikten takriben iki hafta sonra Halil'in babasından hepimizi ürperten bir mektup geldi. Şöyle diyordu:

Halil'in annesi; “oğlum şehit oldu mu? Olmadı mı?” diye çok üzülüyordu. Bir gece rüyasında kendini cennette görüyor. Bütün sahabeler toplanmış Hz. Peygamber’i (sav) bekliyorlar. Halil'in annesi hanım sahabelerden birine yaklaşıp soruyor:

- Bugün burada ne var ki böyle toplanmış bekliyorsunuz!

Hanım sahabe cevap veriyor:

- Bilmiyor musun, bugün burada şehit Halil Esendağ'ın düğünü var. Nikâhını Hz. Peygamber (sav) kıyacak onun için bekliyoruz.

Bu rüyayı kime anlattıysak gözyaşlarını tutamamış mescide kapanıp ağlamıştı. (Eylül'de Gel Dediler- Ülkücü Bir Mahkûmun Hatıraları, Nizamettin Coşkun, Burak yayınları)

 ŞEHİTLER RECEP HAŞATLI – MUSTAFA HAŞATLI

 (1930 - 4 Ekim 1978 / 1961- 4 Ekim 1978)

“Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz,

Vurulmuşum, vurulmuş düşmüşüm güpegündüz.

Şakağımdaki kansa, o benim gülüşümdür,

Namert sürünmektense, erkekçe ölüşümdür.”

Ülkünün, davanın, milli ve manevi değerler için can vermenin, şehadetin ne olduğunu bilmeyenler birinin vurulduğunu görünce belki de acırlar. Hâlbuki acınacak kişi kendisidir. Çünkü o vurulan davası için, inançları için toprağa şehit olarak düşen kişidir.

Onun için şair şehidin şakağındaki kanı gülüşü, namertçe sürünmektense erkekçe ölüşün sembolü olarak kabul eder.

Ülkücü hareketin öncü isimlerinden ve öncü şehitlerinden biri de şakağındaki kanı erkekçe ölüşün sembolü sayan Recep Haşatlı’dır.

1980 öncesinin anarşik ortamında ülkücü olmak, MHP’ye mensup olmak kelleyi koltukta taşımakla eş değerdeydi.

Devlet kurumlarının ve hükümetin zafiyetine rağmen 1980 öncesi tehdidi doğru tanımlayan ve onunla mücadele edenler bu uğurda büyük bir bedel ödemiştir. Bu dönemlerde MHP İstanbul İl Başkanı olan Recep Haşatlı da bu bedeli 17 yaşındaki oğlu Mustafa ile beraber canlarını vererek ödediler.

Recep Haşatlı, MHP İl başkanlığı gibi bir görevi kabul ettiğinde bedelinin ne olacağını iyi biliyordu. Ama o hiç tereddüt etmeden bu görevi üstlendi. 1980 öncesinin çatışma ortamında İl, İlçe ve Gençlik teşkilatlarından ağır kayıplar verdiğimiz bir süreçte Başbuğ Alpaslan Türkeş’in daveti üzerine geldiği görevde mukadder tahmin ediyordu.

Recep Haşatlı, İçinin zenginliğini dışa fazla yansıtmayan, sakin, ağırbaşlı, ülkücü bir Anadolu çocuğu idi. İyi bir iş kurmuş ve ticaret hayatında saygı duyulan bir iş adamı olmuştu. Sakin tabiatı, o günlerin üslubu gittikçe bozulan siyaset ortamında particilik yapmaya uygun değildi. Ama o, siyasete girmek zorunluluğunu duymuş ve İstanbul il başkanlığı gibi zor bir yükü omuzlamıştı.

Recep Haşatlı, inançlı, imanlı, hafız, kimsenin kontrolüne girmeyen gerçek bir iman eriydi. O dönemde şehit edilen bütün ülkücülere baktığımızda katledilmelerinin altında mutlaka hikâyeler olduğunu görüyoruz. Bunların hepsi Anadolu´da yetişmiş imanlı ailelerin temiz çocukları ve hepsinin ortak tarafına baktığınızda dar gelirli zor elde edilmiş, Allah korkusu ve utanma duygusu olan insanlar olduğunu görürüz. 12 Eylül maalesef bu gençlerimizin, bu çınarlarımızın, bu ülkü devlerinin toprağı bu ülkeyi seven insanlar üzerinde 12 Eylül silindir gibi geçmiştir.

“Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış, duruyor Peygamber.”

Öncü şehitlerden Recep Haşatlı, Köroğlu’nun memleketi olan Bolu'nun Gerede ilçesinde 1930 yılında dünyaya gelmişti. Tekstil işleriyle uğraşıyordu. Al­tın Orlon İplik Fabrikası'nın sahibiydi. İşadamı olması vatanı ve milleti için bir şeyler yapmayacağı anlamına gelmiyordu Recep Haşatlı için.. Ülkenin kaosa sürüklendiği bir ortamda işini düşünemezdi. O da öyle yaptı ve tam bir kargaşa ortamında en zor görevlerden birini üstlendi.

Recep Haşatlı’nın İl başkanlığı yaptığı dönemlerde İstanbul’da her gün birkaç ülkücü şehit ediliyordu. Kısa zaman sonra Recep Haşatlı da oğlu Mustafa ile birlikte bu şehitler kervanına katıldı.

4 Ekim 1978 tarihinde İstanbul’da, gece geç saatlerde oğlu ile birlikte Göztepe­ Kayışdağı Caddesi üzerindeki evine döndüğü bir sırada, otosunu park ederken, pusuda bekleyen komünist militan­ların açtıkları yaylım ateşi neticesinde 17 yaşındaki oğlu Mustafa Haşatlı ile birlikte tabanca ile vurularak şehit edildi.

Recep Haşatlı’yı şehit edenler Cinayeti MLSPB (Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği) isimli yasadışı bir örgüte mensup olan Zeki Yumurtacı, Hasan Şensoy ve Şemsi Özkan üçlüsüydü.

Öncü şehitlerin cenazeleri, Beyazıt Camii'nde namazları kılındıktan sonra İstanbul Merkez Efendi Mezarlığı'na def­nedildi.

Yakın arkadaşlarının anlattıklarına göre Recep Haşatlı hep, “Ben şehit torunuyum ve şehit adayıyım” derdi. Dediği gibi de oldu ve şehitlik onun için kavuşulması güzel bir mertebe haline geldi.

Şair ne güzel der:

“Vatan millet aşkına,

Din ve devlet aşkına,

Yoldaşımız öncümüz,

Şehit oldu Bozkurt’um.

 

Var olsun diye yurdum,

Dinmez yürek sancımız,

Ağlar yüzümüz gülmez,

Bu devran böyle sürmez,

Şehitler ölmez, ölmez.

 

Ardından vatan ağlar.

Kefensiz yatan ağlar.

Şehitler ölmez, ölmez.

Zaten Rabbimizde Kur’an’ın da Allah yolunda öldürülenlere öleler demememiz gerektiğini bizle bildiriyor.

Recep Haşatlı ve oğlu Mustafa Haşatlı’nın katilleri bindikleri arabayla olay yerinden kaçarken, kızı o anları şöyle anlatıyordu:

“Şehit edildikleri 3 Ekim 1978, benim 20. doğum günümdü. Hazırlandık, babamı bekliyorduk. Saat 20:00-20:30 arası camdan bakıyordum. Babamın far ışıkları otoparkın karşı duvarına vurdu. O anda yoğun bir silâh sesi ve tarama başladı. Babamlara bir şeyler olduğunu hemen anladık. 7. kattan hemen merdivenlere koştum. Basamakları 3’er 5’er hızla iniyordum. Komşulardan bana engel olmaya çalışanlar oldu. Ben inene kadar açılan çapraz ateş sonucu babam arabada ruhunu teslim etmiş, kardeşimi ise komşular Göztepe SSK Hastanesine kaldırmışlardı. Çok geçmeden onun da acı haberi geldi. Kardeşimi hastaneye götüren komşulardan, hastanedeki DİSK üyesi işçilerin yaralı, kan revan içindeki kardeşimi asansöre bindirmedikleri için 3. kattaki ameliyathaneye yürüyerek çıkmak zorunda kaldıklarını öğrendik. Bu ne kin ne düşmanlıktır anlaşılır gibi değil. 12 mermi yarası bulunan, kan kaybeden bir insana bunun yapılmasını kim nasıl izah eder bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: Bunu yapanların insanlıkla ilgilerinin olmayacağıdır.”

Şehitler ölmez. Onların ruhları parçalara bölünerek kendilerinden sonraki nesillerin ruhlarına karışır ve onlara diriltici bir iksir olur.

Recep Haşatlı ve oğlu inandıkları davaları yolunda şehit oldular. Ülkü denen nazlı gelin, er oğlu erlerden şan istiyordu. Büyük devlet kurmak için büyük kan istiyordu. Bu ideale âşık olan Recep Haşatlı ve oğlu büyük devlet için yola çıkan ve bu uğurda can veren binlerce genç gibi, kan verdiler, can verdiler ama asla vatan vermediler.

Nevzat Kösoğlu, arkasından kaleme aldığı “Recep Haşatlı Hakka Yürüdü” isimli yazısında onu şöyle anlatmıştı:

“Recep Haşatlı inanmış, içinin dinginliği yüzünde okunan sakin bir Anadolu insanıydı. Başarılı bir iş adamı idi ve çevresinin saygısını kazanmıştı. Politikadan hiç mi hiç bir beklediği yoktu. Kişiliği sevap ve günah kavramlarıyla biçimlenmiş olduğu için, politik yollardan ticareti için bir şeyler ummak, sonraki yılların ifadesi ile kısa yoldan dönülecek köşeler aramak onun düşüneceği şeyler değildi. Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi’nin İstanbul il başkanı olduktan sonra da, tüccar dostlarının yadırgayan bakışları altında sürekli verdi; o kadar ki, sonunda canını verdi.”

Yakın arkadaşı İhsan Tekoğlu Recep Haşatlı’yı anlattığı “Alperenler Ölmez! Şehit Olur!” isimli makalesinde iki şehitle ilgili özetle şunları dile getirmiştir:

“Onlar ölmediler. Onlar, 3 Ekim 1978 günü “Baba – Oğul Şehitler” el ele tutuşarak kendilerine açılan kucağa koştular. İnsan için rütbelerin / derecelerin en büyüğü şehit olarak Allah’a yürümektir. Evet, işte onlar Allah’a yürüdüler.

Recep Haşatlı ve hayatının baharındaki oğlu Mustafa ölmedi, yaşıyor. Allah katında yaşıyor, kul gönlünde yaşıyor. Çünkü onlar “Hıra Dağı kadar Müslümanız” dedikleri için acımasızca öldürülerek şehit edildiler.

Recep Haşatlı gerçekten de ‘Gerçek Kahraman’ bir insandı. Dava adamları inancı ve ahlâkı sağlam, özüne ve sözüne sahip insanlar arasından çıkar, bağdan bostandan çıkmaz. Bu iş bağ bahçe işi değil, fıtrat ve güçlü iman işidir.
Recep Haşatlı’nın inancı sağlam, ahlâkı yüksek demiştik, onun işi de düzgün ve hayırlıydı. Hiçbir zaman Yüce Allah’ın şu buyruğunu aklından çıkarmaz ve çevresine de tavsiye ederdi: ‘Öyleyse sen de, beraberindeki tövbe edenler de, emir aldığınız gibi dosdoğru hareket edin. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görür.’
Recep Haşatlı özel ve güzel bir insandı. Ömrünü “Müminlerin kardeşliği” için harcamıştır. Her zaman ve her yerde bu kutsal emir üzere bir aksiyoner olarak hareket etmiş ve bu uğurda oğlu ile beraber şehit olmuştur.

Recep Haşatlı gibi şehitlerin mensup olduğu Büyük Türk Milleti, İslâm’ın bayraktarlığını bin yıldır sürdürmektedir. Recep Haşatlı ve tüm şehitlerimiz boşuna şehit olmamışlardır.”

Ne mutlu o şehitlere…

 

Kaynak: MARMARA HABER