İnsanlar arasında idealistler yetişmeseydi insanlık bugün dünyayı aydınlatan birçok gelişmelerini, birçok alanlardaki yükselişlerini sağlayamazdı.
Ülkücülük, insanların ve insan topluluklarının kendileri için varılması mutluluk sağlayacak, varılmasıyla en gelişmiş, en yükselmiş bir durum sağlayacak, bir hayalin düşünülmesi ve insan beyninde tasarlanarak şekillendirilmesidir.
Her toplumda idealistler vardır, ülkücüler vardır ve ülkücülerin, idealistlerin bulunuşu toplumlar için bir saadettir, büyük bir talihtir!
Türk milleti için bizim düşündüğümüz ülkü, her şeyden önce Türk milletinin ahlakta, maneviyatta, insanlık duygularında en yüksek seviyede bulunması, yaşaması ve ilimde, teknikte dünyanın en ileri gitmiş varlığı haline gelmesidir.
Ülkümüz, Türk milletinin ekonomik açıdan kalkınmış, tarımını modern tekniğe göre geliştirmiş ve modern sanayinin kurmuş, refahlı bir toplum haline gelmesidir.
Ülkümüz, Türk milletinin haklarını her zaman dünyaya tanıtabilmesi, dünyaya duyurabilmesi düşüncesidir.
Ülkümüz, bütün Türklerin kölelikten, yabancıların buyruğu altında yaşamaktan kurtulması ve kendi mukadderatına kendilerinin hâkim olmasıdır.
Ülkücülüğümüzün içerisinde her mesleğe mensup Türk milliyetçilerinin kendi mesleklerinde en ileri, en yüksek ve gerek kendi milletimiz için, gerek insanlık için en çok yararlı neticeleri elde etmek görüşü de yer alacaktır.
Ülküler uzak hedeflidir, uzun vadelidir. Bir ülkünün hemen yarın gerçekleşmesi mümkün olmayabilir. Ülküler önümüzdeki yıllan, önümüzdeki yüzyılları kapsayabilir. Ama ülkü insanın kalbini aydınlatan bir ışıktır.
Ülkü insanların yönünü tayin etmesini sağlayan bir kılavuzdur. Milletler için de milli ülkü, milletin kılavuzu, milletin yolunu aydınlatan güneşidir, ülküsüz insan çamurdan bir varlık gibidir.
Ülküsüz insan dümensiz, pusulasız bir gemi gibidir. Bunun için her Türk milliyetçisi, her Dokuz Işık'çı mutlaka ülkücü olacaktır, mutlaka ülkü sahibi bulunacaktır. Hem milli ülkü sahibi olacaktır, hem insani ülkü sahibi olacaktır, hem de kendi mesleğiyle ilgili ülkücü bir kişiliğe sahip olacaktır ki, hem de kendi mesleğinde başarılı, yararlı bir kişi olarak gelişsin, hem de mensup olduğu topluma, milletine yararlı hizmetler yapsın, insanlığa yararlı faaliyetler gösterebilsin. Bunun için Dokuz Işık doktrininin çok önemli ilkelerinden olan ülkücülüğe büyük değer vermekteyiz.
Ülkücüyüz! Çünkü bir insan kendi ailesini düşünür ve ona karşı vefalı kalırsa, insanlık duyguları en olgun seviyeye erişeceği için, kendi ailesi dışındaki insanlara karşı da yararlı ve vefalı olur. İnsan, yetiştiği toprağın, yetiştiği milletin refahını, iyiliğini, saadetini ve şerefini temin etmelidir. Bunu yaptığı takdirde, o millet insanlığın bir parçası olduğu için, dolayısıyla insanlığa da hizmet etmiş olur.
Ülkücülüğümüz nedir?
Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır.
Kişilere hürriyet, milletlere istiklal başta gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar. Toplum içerisinde insanlar şahsi liyakat ve kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır.
Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabii hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabii hakkıdır. Başkalarının boyunduruğu altında tutsak bulunan Türklerin tutsaklıktan kurtulmalarını istemek, dilemek, bunun için iyi niyetler taşımak, Türk olan herkes için en tabii ve kutsal bir haktır.
Ülkücülük, Türk milletinin en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kademesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hale getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.
Bizim ülkümüzün hedefi Türk milletini en kısa yoldan, en kısa zamanda, başkalarına avuç açmadan çağlar üzerinden sıçrayarak ön safa geçirmek, ilimde, teknikte, medeniyette yeryüzünün en kuvvetli varlığı haline getirmektir.
Ülkülerin gerçekleşmesi yolunda bir takım hedefler vardır. Türk tarihinde bu hedefler her zaman olmuştur ve “Kızıl Elma” sözüyle ifade edilmiştir. “Kızıl Elma” ülkü yolunda alınması gereken mesafeyi, alınması gereken hedefi gösterir. Ülküler bir insanın ömrü içinde gerçekleşmeyebilir. Fakat milletin hayatı içinde bu hedeflere varılabilir. Şunu hatırdan çıkarmayınız ki, ülküsüz insan çamurdan farkı olmayan bir varlıktır.
Ülküsüzlük kötü bir anlayıştır. Hiçbir ülkücü, “Nemelâzım, ben surdan çıkayım, şu fakülteyi bitireyim, şurada bir memur olayım, keyfime bakayım; başka düşünecek şeyim yok” dememelidir.
Bu milletin evlâtları kendi milleti için ülkü sahibi olacaktır. Bütün hayatını kendi milletinin kalkınması, kendi milletinin ileri gitmesi yönüne çevirecek ve yaşantısını buna göre ayarlayacaktır. Daima ülküsünün peşinde koşacaktır. Ülküsüz insan ruhsuz ceset gibidir. Ülküsüz insan çamurdan farksızdır. İnsanları insan yapan; fikirleri, idealleri, ülküsü ve heyecanlarıdır. Asil duygularıdır. Asil inançlarıdır!
GALİP ERDEM’E GÖRE ÜLKÜCÜNÜN ÇİLESİ
Ülkücülerin hayatı bambaşkadır. Sözlüklerinde rahatlık kelimesinin yeri yoktur. Daimi bir mücadele içinde ömür tüketirler. Hemen herkesle, her şeyle zaman zaman çatıştıkları görülür. Arkadaşları ile, aileleri ile, hatta sevdikleri ile.. Belli bir ülkünün esaslarından ziyade politikanın değişen icaplarına uymayı tercih eden kudret sahipleri ile de sık sık ihtilafa düşerler. Çok defa, başları belaya girer; gene de sinmezler. Bu halleri kalabalığa göre uslanmamaktır; kendilerine göre de, yılmamak.
Ülkücü dünya nimetlerinden yana nasipsizdir. Gözü yoktur ki, nasibi olsun. Bir lokma, bir hırka ona yeter. Paraya karşı o kadar müstağnidir ki, halkın hayretine sebep olur. Herkesin istediğini istemez, ne istediğini de herkes anlayamaz. Kendi zevkleri dışında zevk tanımayanların gözünde zevksiz bir adamdır! Küçümserler onu, hayatı anlamamakla, üç günlük dünyanın hakkını vermemekle itham ederler. Böyle davranışlara hiç önem vermez. Elverir ki, inandığına dokunulmasın!
Ülkücünün, ülküsü ile münasebeti, hakiki bir aşkta sevenle sevgilinin münasebetine benzer. Hep verir, hiç almaz. Sevgili nazlıdır, sitemi eksik etmez, incinmeğe de hiç gelemez. Diğer sahalarda umumiyetle dikkatsiz hareket eden Ülkücü, sevgili bahis konusu oldu mu baştanbaşa haysiyet kesilir. Şahsına fenalık yapanlara pek aldırmaz ama ülküsüne yan gözle bakanlara tahammülü yoktur. Sadakati için karşılık beklemez, mükâfat istemez, bir garip kişidir. Ülküsüne hizmet edenlere son derece hürmetkârdır. Gerçek âşıklar gibidir; kıskanmaz. Sevgilisinin sevildikçe güzelleşeceğini bilir. Sevmenin gururu yegâne süsüdür.
Ülkücünün en çok dinlediği nasihattir. “Yapma “derler, “Hayatını heba etme” derler, “Gününü gün et “derler. O kadar çok şey söylerler ki, hiç bitmez. O hepsini dinler, ama hiçbirini tutmaz, gene bildiği gibi yaşar.
Ülkücülerin en amansız düşmanları eyyamcılardır. Menfaatlerine tapan bu adamlar, daha çok kazanmalarına, daha rahat yaşamalarına mani olacak sanırlar da, ülkücüleri ezmeğe çalışırlar! Ne garip tecellidir ki, ülkücünün gayretlerinden en çok faydalananlar da eyyamcılardır.
Gün gelir, ecel hükmünü icra eder, ülkücü dünyasını değiştirir. “Kalabalık” ona acır, daha iyi yaşamış olmasını temenni eder. Hâlbuki o, inançları uğrunda yaşamanın hazzını tadamadıkları için ömrü boyunca kalabalığa acımıştır. (Galip Erdem, Tercüman Gazetesi, 13 Ağustos 1961)
TÜRKLER İSLAM’A HİZMET ETTİ
Türk-İslam Ülkücüsü, İslam’ın ahlak ve faziletine göre yasamak azim ve kararındadır. Bu Allah ve Resulünün sevdiği ve övdüğü ahlaka sahip olmak iradesini ifade eder.
Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de sevdiği ve beğendiği bir kavmi şu şekilde tasvir eder:
“Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, Allah –müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, kendisinin onları seveceği, onların da O’nu seveceği- bir kavim getirir ki, onlar Allah yolunda savaşırlar ve hiç bir kınayanın kınamasından (dedikodusundan) çekinmezler. Bu, Allah’ın bir lütfu inayetidir ki, onu kime dilerse ona verir. Allah, ihsanı bol olan, en çok bilendir.”(Maide, 54)
Yukarıda mealini verdiğimiz bu tehdit ayeti yalnız Arap kavmini tehdit etmekle kalmayıp onlardan sonra İslam’a büyük hizmetler edecek Türk kavminin hususiyetlerini açıklayan bir emir olarak yorumlanır.
Tarihi bilgiler ışığında değerlendirdiğimizde Sahabe devrinden sonra, Türklerin İslamiyet’e en çok hizmet eden kavim olduğunu görürüz. Müslüman Türk’ün tarihini incelediğimizde bu hakikat bütün çıplaklığı ile ortaya çıkar. Şanlı ecdadımızın ahlakını inceleyenler, onları mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, Allah’ı seven ve Allah’ın sevdiği işleri yapan, Allah yolunda savaşan ve kınayanların kınamasına aldırmayan, hak bildikleri yolda yiğitçe ve ölesiye yürüyen kimseler olarak tanırlar. Bütün bu hususiyetler, Kur’an-ı Kerim’in övdüğü faziletlerdir.
Müslüman-Türk milleti, bu yüce vasıflara sahiptir. 17. asırda yaşayan Vani Mehmet Efendi bu ayetle ilgili şöyle bir açıklama yapar:
“Bu ayette işaret edilen kavim Türklerdir. Zira biz, uzun zamanlardan beri karada, denizde, Şarkta ve Garpta Rumlar ve Frenklerle mücadelede bulunan gazilerin, bütün Bizans ülkelerini zapt edip oralarda tavattun etmiş olan Türkler olduğunu görüyoruz. Türkler tarafından bu memleketlerde İslam ahkâmı tatbik ve icra edilmiştir.”(Bkz. İ. Hami Danişmend, Türk Irkı Niçin Müslüman Olmuştur.)
İslam iman ve ahlakından güç alan yeni bir ülkücü nesil, tarihimizin bağrından fışkırmış ve her gün biraz daha güçlenerek gelmektedir. Bunlar, ayette belirtildiği gibi mü’minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı onurlu ve zorlu, Allah yolunda savaşan ve kınayanların kınamasına aldırmayan yiğitlerdir. Bu nesil, Allah’ın Türk milletine ve İslam dünyasına ihsanıdır. (S. Ahmet Arvasi, Hergün Gazetesi, 17 Eylül 1978)
ARVASİ’YE GÖRE TÜRK-İSLÂM ÜLKÜCÜLERİ
Türk-İslâm Ülkücüleri için İslâmiyet, Allah’ın dini; Peygamberimiz Allah’ın Resulü; şanlı Türk Milleti Allah’ın İslam’a hizmetle şereflendirdiği millet, Türk ordusu “Allah’ın ordusu”, Türk bayrağı mukaddes ay ve yıldızı ile yüce İslâm’ın ve al rengi ile Allah için can veren şühedanın kanlarının ifadesidir. Üzerinde Ezan-ı Muhammedî okunan aziz vatanımız ise, İslâm’ın ebedî güneşinin hiç batmadığı en büyük ümit ve hayat kaynağımızdır.
Türk-İslâm Ülkücüsü kimdir biliyor musunuz? Kendini Allah ve Resul’ünün davasına adamış, sırf Allah rızası için canını, malını, makam ve mevkiini, din ve devleti, mülk ve milleti için fedaya hazır, şanlı ve mukaddes Ay Yıldızlı bayrağın gölgesinde dövüşen, nefsini düşünmeyen ve ülküsünde fâni olmuş yiğitlerdir. Onlar büyük ve şanlı Türk tarihinin doğurduğu, Allah ve Resul’ünün hizmetine sunduğu ulvî kadrodur. Küfrün bütün oyunlarını bozan, cesaretini kıran, yolunu kesen bu dinamik kadrodur.
Türk-İslâm Ülkücülerinin fikir sistemi, Peygamberlerimizin ellerinde biçimlenmiş, Sahabe kadrosu tarafından cihat ruhu ile beslenmiştir.
Türk-İslâm Ülkücüsü için, Türk devlet ve milletinin uğrayacağı bir zarar, bizzat kendi zararıdır. Türk milliyetçisi, kendi milletinin ve devletin menfaatlerini kendi menfaatlerinden ayırmaz ve ondan çok daha üstün tutar. Millî menfaatler, her zaman ferdî ve sosyal menfaatlerin üstünde tutulmalıdır. Aksi halde ferdî ve sosyal egoizm şımarır, cemiyet çözülür, devlet ve millet iç çatışmalara düşerek zaafa uğrar, bu durum bütün fert ve zümrelerin zarara uğramasına yol açar.
Türk-İslâm Ülkücüleri, sosyal, kültürel, ekonomik ve politik hayatta, bir taraftan yenileşmeye, çağdaşlaşmaya, gelişmeye, diğer taraftan da bizi biz yapan millî ve mukaddes değerleri korumaya önem verirler. Yani, millî şahsiyete bağlı bir inkılâpçı ruh ve şuur taşırlar.
Türk-İslâm Ülkücüsü, inkılâpçılığı, soysuzlaşma ve yabancılaşma, muhafazakârlığı katılaşma ve yerinde sayma olarak anlamaz.
Türk-İslâm Ülkücüleri, bir «ilâhî emanet olarak insanı», mutlu kılmaya çalışırken, insanın fıtratına dayanarak hareket edecekler. Yüce Kitabımız Kur’an ve Resulün mübarek ayak izlerini titizlikle takip eden şerefli ecdadımızın yolunda olacaklardır.
Türk-İslâm Ülkücülerine düşen iş, bu konuda her şeyden önce, kendi ülkesinde başarıya ulaşmak, daha sonra bu hamleyi derece derece bütün İslâm dünyasına, hatta bütün beşeriyete mal etmektir.
Türk-İslâm Ülkücüleri, her ne pahasına olursa olsun, aile hayatlarına ve yuvalarına İslâm iman ve ahlâkını hâkim kılmaya çalışmalıdırlar. Büyük azim ile İslâm’ı yaşamaya karar vermeli ve asla kınayanların kınamasına aldırmamalıdırlar.
Türk-İslâm Ülkücüleri, yakından uzağa doğru, bütün akraba ve dostlarını arayacaklar, onlarla çok iyi münasebetler kuracaklar, onları, sevgi ve saygı bağlan için de büyük bir ustalıkla «Allah ve Resul’ünün davasına» hizmete sevk edeceklerdir. Çünkü Türk-İslâm ülkücüsü bilir ki, aralarında sevgi ve saygı bağlan bulunmayan bir cemiyet, Allah’ın rahmetinden uzak düşerek çözülür ve dağılır.
Türk-İslâm Ülkücüsü, Nizam-ı âlem davasını, yüce İslâm ahlâkına sarılarak gerçekleştirecektir. Bu da ancak, İslâm’ı yaşamakla mümkündür.
Türk-İslâm Ülkücülüğü, hasımlarına cevap yetiştirmeye ahşan, reaksiyoner bir hareket değildir. O, kendini ve kendi sistemini ortaya koyan ve savunan dinamik ve aksiyoner bir kadro hareketidir. Biz, başkalarının, fikir meydanına getirdiği gündemi tartışmak yerine, kendi gündemimizi kendimiz tespit etmeli, mümkünse başkalarını bu gündemin etrafında toplamalıyız.
Türk-İslâm Ülkücüsü küçük politika yapmaz. O, küçük politikacı değildir; küçük politika oyunlarına gelmez ve âlet olmaz. Onun, kendisi ile ilgili bir hesabı yoktur ve bu türden hesabı olanları, hareketin çekirdeğine yaklaştırmaz.
Türk-İslâm Ülkücüsü, Türk milliyetçisi olarak milletinin sosyal, kültürel, ekonomik ve politik açıdan güçlenmesini, bütünleşmesini, gelişmesini ve yücelmesini temin için kadrolaşır ve teşkilatlanır. O, İslâm’ın iman, aşk, ahlâk ve aksiyonuna sahiptir; onun şahsi dostu ve düşmanı yoktur; onun dostluğu da, düşmanlığı da Allah içindir. O, devletini de, milletini de, bayrağını da Allah için sever ve yüceltir.
Türk-İslâm Ülkücüsü, milletini mutlu, devletini güçlü kılmak için savaşır. O, davasını, bütün tezleri ve bütün antitezleri bilir ve tanır. O, kabul ederken de, reddederken de şuurludur. O, hem millî tecrübeyi, hem de beşerî tecrübeyi hazmederek bugünü yorumlar, geleceğe yönelir. Onda İslâm’ın basireti ve Türk’ün haysiyeti vardır.
Türk-İslâm Ülkücüsü, fikir, sanat, kültür, medeniyet, şahsiyet, cemiyet, ekonomi, ilim ve politika konularında orijinal ve yepyeni olduğu kadar, âlemşümul bir hakikat ile mayalanan mutlu bir sentezin takipçisidir. Bu yönü ile de ezeli, ebede bağlayan sırat-ı müstakim üzeredir.
Türk-İslâm Ülkücüsü, yalnız kendine, esir soydaşlarına değil, mazlum, mağdur ve sefil düşen İslâm âlemine, bütün ezilen milletlere ve ufku kararan bütün beşeriyete ümit yüklü bir «mesaj» sunmaktadır. Allah’tan başka ilâh tanımayan Türkoğlu, sahte dinlerin, kanlı ideolojilerin, zalim diktatoryaların, sefil felsefelerin yonttuğu bütün sahte mabutları yıkacaktır.
Türk-İslâm Ülkücüsü, esiri hürriyetine kavuşturmayı ibadet bilen, külfetsiz nimet olmaz, nimetler külfete göredir diyen, Allah ve Resulüne itaat eden Ulu’l-emre, itaati vacip kabul eden ecdadının çizgisinde yürüyerek sistemini gerçekleştirecektir. Hürriyete, adalete, hakka, hukuka, fırsat ve imkân eşitliğine dayanan ve gücünü Allahtan başka ilâh yoktur diyen milletin iradesinden alan devlet otoritesini tesis edecektir.
Türk-İslâm Ülkücüsü, devlet adamı olmanın ve devlet iradesine talip olmanın mesuliyetini müdriktir. Bu makamda bulunanlar, âdil olmak, müşfik olmak, merhametli olmak zorundadırlar. Mazlumun, ezilmişin, gadre uğrayanın karşısında kadife kadar yumuşak; zalimin ezenin ve gaddarın karşısında bir demir yumruk kadar sert olmakla mükelleftirler.
Türk-İslâm Ülkücüsü, yöneticilerine, “Âdil bir devlet ve hükümet başkanının, bir günlük adaleti, altmış senelik devamlı ibadetten üstündür, devlet yöneticilerinin en iyisi sizi seven ve sizin kendisini sevdiğin kişidir.” Tarzıyla bakar.
Türk-İslâm Ülküsü, vatandaşlarını milli devlet şuuru içinde ve her sosyal dilimi kendi arasında teşkilâtlandırarak dış ve iç sömürüye karşı korunmak esası üzerine kuruludur.
Türk-İslâm Ülkücüleri, Dünya’yı ahiretin tarlası olarak değerlendiririz. Bu ruh içinde, milletçe zenginleşmeye, çalışırız. Bu suretle elde ettiğimiz güçleri, İlây-ı Kelimetullah ve Nizam-ı âlem için birer vasıta olarak kullanırız. Yani, dünya bizim ayaklarımızın altındadır ve bizim gözlerimiz, fezaların derinliğinde dolaşır. Biz «Allah’tan başka ilâh yoktur» parolası ile toprağımızı çağdaş vasıta ve tekniklerle işleriz, fabrikalarımızın çarklarını bu iman ve ruh ile döndürürüz.
Türk-İslâm Ülkücüsü, inananlar ile inanmayanlar arasındaki savaşta yerini almakla kalmamakta, inananların zaferiyle sevinmekte, yenilgisi ile ıstırap duymaktadır. Mazlumlarla zalimlerin, mağdurlarla gaddarların, haklılarla haksızların savaştığı bu dünyada mazlumların, mağdurların ve haklıların en ön safında bulunmaktan saadet duymaktadır. Kısaca o, şerefli savaşları alkışlar, şerefsiz savaşları lanetler. Savaş hakkın tahakkuku ve tesisi için yapılmışsa, haksızlığı ve zulmü bertaraf etmişse şereflidir, aksine hakların gaspına ve zulme yardım etmişse şerefsizdir.
Türk -İslâm Ülkücüleri, sınıf devletine değil millî devlete inanırız. Yani bize göre, işçi devleti, esnaf devleti, teknokrat devleti, işveren devleti olmaz; devlet millidir ve millete izafe edilir. Devleti, millete değil de, sınıflara izafe edenler, tarihin ve sosyolojinin verilerine ve gerçeklerine ters bir tutuş içinde bulunduklarını er-geç idrak edeceklerdir. İddiası ne olursa olsun, bugün yeryüzünde, bir işçi devleti yoktur. Kendini bu suretle maskeleyen emperyalist niyetler vardır.
Türk-İslâm Ülkücüleri, kendi dünya görüşlerini ortaya koyarlarken antitezlerini de açıkça belirtmelidirler. Bu, ne demek olduğunu belirtirken, ne olmadığını da açıklamak demektir. Böylece, Türk-İslâm Ülkücülerini lekelemek ve umumi fikirleri şaşırtmak isteyen «kötü niyet sahiplerinin» de oyunları bozulmuş olur.
Türk-İslâm Ülkücüleri, kapitalist ve komünist sistemlere karsı olduğu kadar Faşizm ve Nazizm’e de karşıdır. Türk milliyetçileri, açıkladığımız üzere, tarihî tecrübelerinden, Türk -İslâm kültür ve medeniyetinden, millî vicdanı yoğuran mukaddes değer ve ölçülerden istifade ederek kendi sistemini kendisi kurmak zorundadır. O, milli ideolojisini kendisi yoğuracaktı. Ona yabancı ideolojilerden bir hayır gelmeyecektir. Türk milliyetçisi, hangi sistemle güçlü devlet ve medeniyetler kurabildiğini çok iyi bilmektedir. Bunu, muhteşem ecdadının engin, tecrübesi ile yaşayarak öğrenmiş bulunmaktadır.
Türk-İslâm Ülkücüsü, insan sevgisini, ailesini, milletini soydaşını ve dindaşını sevmek, korumak ve geliştirmek olarak anlar ve diğer milletlerin de mutlu yaşamasını diler. Milliyetçilik, kendi insanını sevmekle başlar ve bu sevgi, diğer insanların da mutlu olmasını istemeye engel teşkil etmez. Aksine, milliyetçi, insan sevgisini, en iyi anlayan realist bir kimsedir.
Türk -İslâm Ülkücüsü, Allah ve Resul’ünün (sav) ortaya koyduğu yüce davanın her türlü riyadan arınmış, samimî bağlısıdır. O, asırlarca, İslâm’a hizmetle şereflenmiş, sahabe ve tabiinden sonra bu yola can ve baş koymuş yüce bir kavmin çocuğudur. Yalansız, riyasız ve tavizsiz olan Türk-İslâm ülkücüsü, din istismarından ve din istismarcısından iğrenir. O, İslâm’ı yaşar ve yaşatır, şarlatanlığını yapmaz.
Türk-İslâm Ülkücüleri, asırlardan beri, bu yarışı en önde götüren ve bu ölçü de şeref kazanan şanlı ecdadının yolundadır. Hiçbir isnat ve iftira, onu bu mukaddes yolundan alıkoymaz. Türk milliyetçileri, kesin olarak bilmektedir ki, dinimizi, milletin ve milliyet duygularının aleyhine kullanmak isteyenler, gerçek dindarlar değil, ya cahil veya art niyetli kişi ve zümrelerdirler. Türk-İslâm ülkücüleri kim ne derse desin, daima Türk milletinden ve İslâm ümmetinden olduğu ilân etmelidir.
Türk-İslâm Ülkücüleri, millet olarak yeniden teşkilatlanmak zorunda olduğumuza inanıyoruz. Bu, meşru zeminlerde kalarak, devletin yeniden teşkilatlanması ve Türk-İslâm Medeniyetinin muasır bir dönem çizerek yeniden dirilmesi demektir.
Türk-İslâm Ülkücüleri, Nizam-ı Âlem davasının ana caddesinde dost doğru yürürken, bütün nesilleri el ele ‘bulundurmak zorundadır. Yani Türk-İslâm Ülkücüsünün çocuklar için, ayrı, gençler için ayrı, yetişkinler için ayrı hazırlanmış programlan, yayınları, vasıtaları ve çalışma biçimleri olmalıdır.
Türk-İslâm Ülkücüleri, büyük bir realizm içinde, bütün bu gerçekleri bilerek milliyetçi, maneviyatçı, inkılâpçı, hürriyetçi ve toplumcu hüviyeti ile meydana atılmıştır, Allah’ın izni ile muvaffak olacaktır. Çünkü ülkücünün derdi milletinin derdi; özlemleri, milletinin özlemleridir. Müslüman-Türk milleti ne istiyorsa, ülkücü de onu istemekte ve bunun savaşını vermektedir.
Türk-İslâm Ülkücülerinin, İslâm dünyasındaki gelişmeleri kaygı ile takip ederken “İslâm’da diriliş” hamlesini ümit ve sevinçle idrak ediyoruz. Öyle anlaşılıyor ki, uyanışın da, dirilişin de, kaynağı Türkiye olacaktır.
Türk-İslâm Ülkücüleri, “Kurtuluş İslâm’da” diyerek, yeniden bütün haşmeti ile «Nizam-ı Âlem» ve «İ’lây-ı Kelimetullah” bayrağını açarak, insanlığı «Hilâl’in gölgesinde» toplanmaya davet etmektedir. Türk-İslâm Ülkücüleri yalnız bir “Millî Kurtuluş Savaşı” vermektedir.
Türk-İslâm Ülkücüleri, hürriyeti, «Allah’tan başka ilâh yoktur» diyen İslam yolunda yürüyerek insanın şerefini, haysiyetini, yaşama ve gelişme hakkını savunma davası olarak gerçekleştireceğiz. İnsanlığı, bütün sahte mabutların pençesinden kurtaracağız.
Türk-İslâm Ülkücüleri olarak bütün dünyaya meydan okuyoruz. Diyoruz ki, insanlık, İslâm’a muhtaçtır. İslâm, insanlığın bütün meselelerine çare, bütün sorularına» tatmin edici cevap verecek yegâne din ve yegâne ilahi nizamdır.
Türk-İslâm Ülkücüleri, «Kanımız aksa da zafer İslâm’ın», «Çağrımız, İslâm’da dirilişedir” ve «Türk-İslâm medeniyetini yeniden kuracağız” diyerek yalnız «Esir Türklüğü» değil, Nizam-ı Âlem davası ile bütün mazlum milletleri kurtarmayı hedeflemektedir.
Türk-İslâm Ülkücüleri, muhtaç oldukları uyanış ve diriliş hareketini başlatmak, geliştirmek ve muzaffer kılmak için, âdeta kahredici bir çalışma temposu içinde, «büyük davanın bir ucundan tutmalıdırlar. Herkes bütün gücü ile kafası ile kalemi ile fırçası ile hüneri ile elinde ne tutabiliyorsa onunla çağdaş Türk-İslâm Medeniyetinin yeniden ufkumuzdan bir güneş gibi doğması için ölesiye çalışmalıdır.