ŞEHİT VELİ CAN ODUNCU
(26 Mart 1988)
“Veli can,
Kim demiş evveli can?
Keşke canım gideydi,
Gitmeyeydi Veli Can.”
Veli Can Oduncu, ülkücü hareketin öncü şehitlerinden biridir. 14 yaşında davası için cezaevine girmişti. Ülküsü uğruna yıllarca cezaevlerinde yatmış, gençliğini bu uğurda seve seve vermiş ve sonunda da yine cezaevinde canını da vererek tam bir dava insanı olduğunu herkese göstermiştir.
Veli Can Oduncu, Türkistan'dan Türkiye'ye göç eden bir ailenin çocuğu olarak 1964 yılında dünyaya geldi.
26 Mart 1988 gecesi ellerinde şişlerle uykusunda saldırdılar O'na... Türkistan'ın has evladı Veli Can Oduncu, 14 yaşında girdiği cezaevinden, 24 yaşında şehitlik mertebesinde çıktı...
İstanbul Güneşli Kabristanlığına defnedilmiştir.
Ozan Arif Veli Can’a ithaf ettiği bir şiirinde onu şöyle anlatmıştı:
“Şehit olmuş ülküdaşım veli can.
Onun için gözlerimin seli can.
Veliydi can, hem de nasıl veliydi.
Zindanlarda açan ülkü gülüydü.
Şehit olmuş ülküdaşım veli can.
Soldurmuşlar, soldurmuşlar gülü can.
…
Ne hiç korktu, ne çekindi, ne pustu.
Miskin, miskin ne oturdu ne sustu.
Zulme Yavuz, mazlumlara Yunus’tu.
Şehit olmuş ülküdaşım Veli Can
Kına kına şimdi zalimlerin eli can
Alnı Secdeli Adama Kurşun Sıkmam!
Veli Can, cezaevlerine küçük yaşta girmesine rağmen İslami şuura sahipti. Elinden geldiği kadar İslami esasları yaşamaya çalışıyordu.
Özal döneminde Cezaevinde yatarken ona ilginç bir teklif gelmişti. Turgut Özal’ın bu memlekete yaptığı güzel hizmetlerden rahatsız olan çevreler suikast için tetikçi ararken Veli Can’ı da düşünmüşler. Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal, bir açıklamasında 1987 yılında Veli Can Oduncu’yu hapisten kaçırılarak Turgut Özal’a suikast düzenlemesinin teklif edildiğini; ancak Veli Can’ın, “Ben alnı secdeye değen adama kurşun sıkmam.” Diyerek böyle alçakça bir teklifi reddettiğini açıklamıştır.
Alnı secdeye değene kötülük yapmadığı gibi, işkence altında Pol-Der’li polisler tarafından işkenceyle imzalatılan ifadelerdeki kötülükleri de yapmamıştı Veli Can.
15 yaşında girdiği cezaevinde, 25 yaşında bir delikanlı ay yüzlü, çekik gözlü, yakışıklı bir delikanlı olarak hayata veda etti Veli Can...
Ülkücü hareketin diğer öncü şehitleri gibi Veli Can da, namusuyla yaşadı.
Veli Can Oduncu’nun abisi Tahir Oduncu da bir gazeteye verdiği demeçte kardeşinin Özal’a suikast teklifini kabul etmeyince öldürüldüğünü söyledi. Tahir Oduncu’nun bu husustaki açıklamalarını özeti şöyleydi:
“Turgut Özal suikast teklifi doğrudur. Kardeşim öleceğini biliyordu. Beni ve evdekileri ‘Dikkatli olun diye uyarmıştı. Biz bu olay yüzünden öldürüldüğünü biliyoruz. Vurulduktan sonra 45 dakika yaralı halde koğuşun önünde yatmış. İdareden, gardiyanlardan ya da jandarmadan gelip yardım eden olmamış. Ambulansla hastaneye giderken yolda kan kaybından öldü.”
Yusuf Ziya Arpacık Anlatıyor:
Ülkücü hareketin efsane isimlerinden ve Veli Can ile uzun zaman beraber cezaevinde yatan Yusuf Ziya Arpacık, Veli Can’ın ardından yazdığı bir yazı da hem şehit edilmesini hem de davasını şöyle dile getirmişti:
“Uzun zamandan beri ilk defa bir tahliye veriyorduk. İnşallah farkına varmazlar, diyordu Veli Can. Cezaevi infaz savcılığı tahliye tarihimi yanlış hesaplamış, on aylık bir sapmayla, erken bırakılıyordum. Defalarca hesap yaptık, evet idare şaşırmıştı. İki firar ve birçok isyandan dolayı yanan infazımın on aylık bölümü görünmüyordu. Gardiyanlar iki gün sonra bırakılacağımı söylediler. Hapishanede arkadaşlar arasında ihtiyatlı bir bayram havası esmeye başladı. Bende ise yaşayamadığım buruk bir sevinç vardı. On yılı aşkın bir süredir doğudan batıya kadar birçok cezaevinde birlikte olduğumuz canlarımdan ayrılıyordum. Biz bu kahramanlarla birlikte neler görmüştük neler. Değil seneleri ayları, saniyeleri bile parça parça yaşadığımız, o karanlık dehlizlerde birbirimize destek olarak ne savaşlar vermiştik.
O akşam büyük bir hücrede hep beraber toplanmamıza idare göz yumdu. Son geceyi İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’la altı ay beraber kaldığımız hücrede hepimiz toplanarak geçirdik. Sohbet ederek sabaha kadar oturduk. Herkes bir şeyler konuşuyordu, sanki hapishanede ki ilk zamanlarımızdı. Bu insanlara bakarken, âdeta son çeyrek yüzyılın tarihini görüyordum, o gül yüzlerinde. Ülkemizin etrafı ABD ve RUSYA tarafından ve onların içerdeki ortakları tarafından kuşatılmış, bir avuç vatanperver ülkücü de bu haçlı kuşatmasını kırarak, cennet yurdumuzu felaha çıkarmıştı.
Veli Can, arkadaşları dikkatle dinliyor fakat lafa hiç girmiyordu. Benimle göz göze gelince de tebessüm ediyor ve sağ yanağında hafif bir gamze oluşuyordu. On yıl önceki günlerimiz sanki dün gibi canlanmaya başladı hafızamda. Veli Can on dört yaşında, Pol-Der'li vatan hainleri tarafından yakalanarak ve bir nice işkenceden sonra tutuklanmış, Sağmalcılar taş medresesine kapatılmıştı. Yaşı küçüktü ama o bir devdi, bir ülkü devi.
“Sarsarak köprüleri
Devler geçti bu yollardan.
Dudaklarında Hun Türküleri.”
Şair onu tarif ediyordu şüphesiz. Dedesi Osman Batur Türkistan dağlarında uçağa kement atmıştı. Çinlilere karşı amansız bir savaş yapan bu büyük kumandanın destanları hâlâ yaşar o kutsal topraklarda. Sağmalcılarda rahmetli Zeytin dayıdan dinlemiştim Osman Batur'un kahramanlık öykülerini. Zeytin dayı, onun komutasında, Çinlilere kan kusturan bir İlay-ı Kelimetullah savaşçısı. Çocuk yaşına rağmen orduya katılmış.
Veli Can onların çocuğu, o çile neslinin yadigârıydı. Ama çile bitmemiş, dedelerinin, Çinlilerden gördüğü zulmün bin fazlasını Veli Can'lar öz yurdunda görmüş, o inci gibi dişleri Pol-Der'li köpekler tarafından kaç kere kırılmıştı!..
Veli Can'a bakarken bir olay canlanıyordu gözlerimde. O gün, bir-iki saat birlikte bahçede volta atmış, dinlenmek için, sandalyemiz olan büyük taşların üzerine oturmuştuk. “Peykeler, duvara mıhlı peykeler” diyordu Necip Fazıl. Bizde, yerlere mıhlı taşların üzerinde, mazinin derin mevzularına dalmış, öylece sohbet ediyorduk. Gaziantep'in kızgın güneşi tam tepemizdeydi ve hücrelerde geçirdiğimiz havasız kapalı günlere inat masmavi bir gökyüzü, tertemiz bir hava vardı. Bir sünger gibi bedenim güneş ışınlarını emiyor ve zaman, Veli Can'ın bal muhabbetiyle âdeta duruyordu. Yaklaşık iki saat sonra.
- Biraz gölgeye geçelim, dediğimde, o sendeleyerek ayağa kalktı ve bir taraftan başını tutarak:
- Öf be hoca, hiç demeyeceksin zannettim.
Karanlıkta çok kaldığı için güneş ışınları onu çok rahatsız ediyormuş, ama ben güneşli tarafa gidelim dediğim için, sırf beni kırmamak uğruna kendi arzularını bir kere daha feda etmiş ve iki saat bu çileye katlanarak, asalet, nezaket ve estetizmin doruklarından, bizlere bir taş medrese dersi daha vermişti.
Hapishanede ki bütün arkadaşlarımızın hayatında bu gibi zarafet ölçüleri vazgeçilmez bir ilke olarak yer almıştı. Birine sevmediği bir şey bile ikram edilse kesinlikle onu reddetmezdi. Zehir verseler onu zemzem diye içerdik. Hatır, gönül burada gerçek anlamlarıyla yaşatılıyordu. İnsanlık ihtişamlı günlerinin baş döndürücü sarhoşluğunu bizim hayatımızda tekrar yakalamış, tarihini yeniden yazıyordu. Geçici heveslerden ve gündelik telaşlardan uzak, feragat ve fedakârlık gibi üstün değerleri zirvelere taşıyan arkadaşlarımız vazifelerinin ince yollarını bütünüyle keşfetmenin verdiği rahatlıkla hasta ruhlara şifa dağıtıyorlardı. Ya kudurdular, ya duruldular... Ya kasırga gürültüsü ya da gece sessizliği... Bir altın nesil oldular.
Bir taraftan kafamda böyle hatıralar canlanıyor, diğer taraftan arkadaşları dinliyordum. Bir arkadaşımız ezan okumaya başladı. Susmuştuk. Ilık bir ses. İnsan ruhunun derinliklerine işleyen bir huzur rüzgârı. Sabah ezanının ötelere götüren havası bir anda hapishane maltasına hâkim olurken, bizlerde yere çarşaflar sererek, o kâbus hücresini bir özgürlükler beldesine dönüştürmüş ve cemaat olarak namazımızı eda etmiştik. Ne de çabuk sabah olmuştu.
Arkadaşların bir kısmı uyumak için hücrelerine çekildiler. Biz volta atarak muhabbete devam ediyorduk. Veli Can’a gidip yatmasını söylediğimde itiraz etti. İhsan Barutçu ve Erdoğan Tağın’da yatmadılar. Tahliye müzekkeresi de bir türlü gelmiyordu. Hepimiz yorulmuştuk. Hava karardı, gelen giden yok. Nihayet saat 20:00 dolaylarında giderek yaklaşan ayak sesleri bizi hareketlendirdi. Kalabalık bir ekip geliyordu anlaşılan. Arkadaşlar üstümde bir falçatanın olmasını istiyorlardı. Ne de olsa sol siyasilerin bölmesinden geçecektim. Başkan
-Aman ha. Bir sürpriz olmasın. Yanına bir şeyler al da öyle git.
Ben “gerek yok” dedikçe, onlar ısrar ettiler. Oldukça keskin bir bıçağı yanıma alarak hazırlandım.
Ayrılık çok zor olacaktı. Cezaevi savcısı ve müdür tahliye müzekkeresiyle hücrenin kapısına gelmişlerdi. Veda sahnesi dayanılacak gibi değildi, birbirimize sarılmış ayrılamıyorduk. Savcı beklemekten sıkıldı ve kendince bir çıkış yolu buldu:
- Haydi acele edin, bir kişi yola vurmak için bölme kapısına kadar gelebilir.
Sözde küçük bir taviz veriyordu idare. Yunus Meral'le bölme kapısına doğru yönelirken, geride bıraktığım arkadaşlarımı düşünerek, karmaşık duygular içinde, tahliyeme bile sevinemeden kendimi dış kapıda bulmuştum.
…
Zelzele tarlasına dönen ruh dünyamda, bir müddet sonra yine bir sarsıntı olacak ve takvimler 16 Temmuz 1988'i gösterirken o kara haberi alacaktım.
Veli Can şehit olmuştu.
Ne kervan kaldı, ne at, hepsi silinip gitti, “İyi insanlar iyi atlara binip gitti.”
Ülkücü hareket şehidi çok olan bir harekettir. Şehidi bol toplumların yıkılması zordur. Çünkü şehitlerin ruhları parçalara bölünerek hayatta kalanların ruhlarına sirayet eder ve onları diri tutar. Bütün yıkılışlara ve saldırılara rağmen ülkücü hareketin ayakta kalmasının sırlarından biri de budur. Ülkücüleri diri tutan şehitlerinin ruhlarıdır.
Ne mutlu şehitlere.
ŞEHİT CENGİZ AKYILDIZ
(13 Mayıs 1961 - 26 Ocak 2014)
Allah’tan geldik, yine Allah’a döneceğiz. Bu değişmez bir Allah yasasıdır. Biz inanmış insanlarız. Ölüm bizim için bir yok oluş, bitiş, inkıraz, dağılma değil; aksine gerçek âlemin kapısı, önden giden dostlara kavuşma mekânı ve bu âlemde yaptıklarımızın mükâfatını göreceğimiz mekândır. Onun için inanmış insan ölüm farklı bakar.
Ecel birdir değişmez. Bu bizim inancımızın temelini oluşturur. Allah insana ruhundan üflerken o ruhun zahiri bir elbisesi olan cesetten ne zaman ayrılacağını da hükmeder. Bunlar zahiri sebepler. Zahiri sebepler Dest-i Kudretin (Allah’ın kudret elinin) perdeleridir. Allah ölüm anındaki zahiri sebepler dolayısıyla kendisine şikâyetler gitmesin diye ölüme sebepler yaratır. Azrail de (as) bir sebeptir. Canları alan Allah’tır. Azrail (as) canların alınmasına ancak nezaret eder.
“Ölümü ve hayatı veren Allah’tır.”
Ölüm bir mekân değiştirmedir ve bizler ölüm dediğimiz olgu ile 4. ölümümüzü yaşıyoruz. Allah’ın ilminden ruhlar âlemine, Ruhlar âleminden anne karnına, anne karnından dünyaya, dünyadan da ahirete ölüyoruz.
Yusufiyeli Cengiz Akyıldız’ın bu dünyadan nasibi düne kadarmış ve giderken sebep de bir kurşunmuş.
Cengiz, 4. ölümü tattı ve Rabbine gitti.
Cengiz ölüme uzak biri değildi. Birçok kez ölüm tehlikesi atlattı. Cezaevlerinde çileler içinde yıllarını geçirdi. Toprağın buram buram şehadet koktuğunu söyledi, yazdı.
“BİÇARE”isimli şiirinde bunu şöyle dile getirmişti:
“Bu ne biçare, böyle bende,
Sarardı gönlümdeki yaprak,
Böylemi kalacak bu yara
Buram buram kokarken şüheda toprak..
…
Bu ne çile bu ne ızdırap,
Yeşermeyecek mi bu yaprak
Hele dur da bir halime bak
Buram buram kokarken şüheda toprak.”
Garip kardeşimin mekânı inşallah Cennet olsun.
Cengiz Akyıldız Yusufiye görmüş ülkücülerdendi. Davası uğruna yıllarca hapis yapmıştı. Davasının çekilecek ne kadar çilesi varsa çekmişti. Cezaevinden çıktıktan sonra da hep çileli bir hayatı oldu. Ama o bundan şikâyet yerine hep davası için koşturdu. Kimsenin sahip çıkmadığı günlerde bile bunu yaptı.
Cengiz garipti, işin çilesini çekmişti.
Ülkücü şehit öncülerden Yusufiyeli Cengiz gitti bir kurşunla bu dünyadan..
Cengiz Akyıldız 13 Mayıs 1961 tarihinde Rize’de doğdu. Kısa bir süre Bursa’da bulundu. İstanbul’un Fatih İlçesi’ne bağlı Fındıkzâde semtindeki Vatan Lisesi’nden mezun oldu.
Cengiz Akyıldız gerçek hayatı ile değil, 12 Eylül 1980 darbesinin işkence haneleri olan ve ‘Yusufiye ’ veya ‘Taş Medrese ’ olarak anılan zindanlardaki metaneti, sabrı, asil duruşu ve davasına perçinli iradesi ile efsaneleşen bir destan kahramanı olarak bilinir. Ülkücü hareketin içerisinde büyük bir mücadele adamı olarak tanındı ve sevildi. 12 Eylül 1980 yönetiminin peşin yargılarla başlattığı Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ve Ülkücü Kuruluşlar Davası’nda hapse mahkûm edildi. Cezasını çektikten sonra çeşitli yayın organlarında çalıştı. 100’den fazla makalesi yayınlandı.
MHP İstanbul İl Yönetimi Basın Danışmanı olarak görevli iken; 30 Mart 2014 tarihinde yapılacak olan Mahallî İdareler Seçimi için, 26 Ocak 2014 Pazar günü, İstanbul’un Esenyurt Semti’ndeki seçim bürosundaydı. MHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkan Adayı geldiğinde seçim bürosu PKK yandaşları olan taşlı-sopalı ve silahlı kişilerin saldırısına uğradı. Dışarıdaki kavgayı görüntülemek isterken, kalbine isabet eden kurşun sebebiyle kaldırıldığı hastanede ebedî âleme göçtü. Cenaze namazı büyük bir kalabalığın katılımı ile kılındı.
Milletimizin başı sağ olsun.
CENGİZ AKYILDIZ'IN KALEMİNDEN ŞEHADET ŞİİRİ
Cenazeme bekliyorum sizleri
Cenazeme bekliyorum sizleri.
Biliyorum; hiç beklemiyordunuz bu daveti.
Birden geliverdi değil mi..
“Daha dün konuşmuştuk ama..” diyorsun...
“Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı...
“Hiç beklenmedik bir ölüm!”bu, değil mi?
Halbuki her an yanımızda,
“Vakitsiz”
“Erken!”
“Sürpriz!”
İşinize ara vereceksin bugün...
Neşenizi kaçırdım biliyorum.
Kocaman bir pürüz gibi duruverdim karşınızda..
Hızını kestim hayatının.
Dahası, üzerine alındınız.
Ölüm bize de yaklaşırmış dediniz..
Ölmesi kanıksanmış, öleceği gelmiş bir yaştayız artık.
Ölmüş olmasına şaşırılmayan bir adamım.
Bir baksana, ne değişti ki dünyada, ben eksildim diye!
Boğaz Köprüsünde trafik akıyor hâlâ.
Ben öldüm diye şeritleri eksilmedi ya yolların.
Ben öldüm bu defa...
Hayret, şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen...
Gitsem de gitmesen de fark etmez.
Bir cenaze olurdu camilerden birinin avlusunda.
Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüme...
“Ölen biri çıkar bu şehirde her gün!”diye kanıksadığım
Adını bile sormaya zahmet etmediğin.
Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin.
Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte.....
Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler...
Aynı güneş gözlükleri.
Sıradan bir cenaze yani.
Ama bu cenazeye mutlaka gitmeliyim.
Seni bilmem ama beni bekliyorlar.
Ayıp olur, çok ayıp...
Davetlilerin yüzüne bakamam sonra.
Dediği gibi şairin, bir musallalık saltanatım bu benim.
Başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim....
Ardından aylanılacak adamı ben oynayacağım....
Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa.
Üzerine toprak atılan adamı..
Bir toprak yığının altında yüzü erimeye terk edilen adamı..
Hüzünlerin müsebbibi olacak adamı.
Ayakkabısının kendisini bekleyeceği adamı.
Elbiseleri evden çıkarılacak adamı.
Yatağı boş kalacak adamı.
Akşam eve dönmeyecek adamı.
Şehit kabirleri bekleyecek adamı..
Eve dönmesi beklenmeyecek adamı.
Sofrada yeri boş duracak adamı.
Adı telefon rehberinden silinecek adamı.
Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış bir hece gibi önemsizleşecek adamı.
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa bile hatıranın evinden hemen kapı dışarı edilecek adamı..
Resmine bakıp bakıp da ağlanacak adamı belki.
“Adı neydi... Hani....şunu yapardı ya!”diye yokluğu normal bilinecek. “Unutmak İhanettir” diyen adamı...
Soluk bir resimde mahzun bir tebessümün ardında aşklarını saklayan, susturan adamı.
Ben oynuyorum bugün...
Sahnedeyim.
Unutmak ihanettir
(Yusufiyeli Cengiz Akyıldız, 23 Kasım 2013 – İstanbul)
ŞEHİT FIRAT YILMAZ ÇAKIROĞLU
(21 Şubat 2015)
“Eğer Allah yolunda öldürülür ya da ölürseniz, şunu bilin ki, Allah’ın mağfireti ve rahmeti onların topladıkları bütün şeylerden daha hayırlıdır. And olsun, ölseniz de öldürülseniz de Allah’ın huzurunda toplanacaksınız.”(Âl-i İmran 157-158)
Ölüm Allah’ın elindedir. Hayatı veren Allah olduğu gibi ölüm veren de O’dur. O’nun takdir ettiğinden ne bir saniye fazla ne de bir saniye eksik yaşarız. Bu sebeple “Ölüm takdir edilmiştir, değişmez.” Denilmiştir.
Tarihte olduğu gibi günümüzde de davası uğruna canını veren nice yiğitler vardır. Günümüzde canını veren bu yiğitlerden biri de ülkücü hareketin öncü şehitlerinden Fırat Yılmaz Çakıroğlu’dur.
Fırat Yılmaz Çakıroğlu, Ege Üniversitesinde okuyan idealist ve yiğit bir ülkücüydü. Davasını her şart ve ortamda savunmasını, korumasını bilen yüce bir ruha sahipti.
Ülkücüler, yiğitliklerinin bedelini canlarıyla ödeyip, kendi tarihlerini kanlarıyla yazan, bir kaç damla gözyaşına okyanusları sığdıran, “Yiğit bir kere ölür, korkak bin kere” diyerek ölümle dost olmuş gönül erleridirler. .
Ülkücüler, çelik bilekli, çatal yürekli, mertlik sembolü ve zengin gönüllü insanlardır.
Ülkücüler, büyük ecdadımız Yavuz Sultan Selim Han gibi “Cesâret insanı zafere, kararsızlık tehlikeye, korkaklık da ölüme götürür” diyen ve akıncılar çağından günümüze kalan son Osmanlı erleridir.
Fırat Yılmaz Çakıroğlu da çelik bilekli, çatal yürekli, mertlik sembolü biriydi. Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünü bitirmiş, aynı fakültede formasyon dersleri alıyordu. Ülkü Ocakları’nın Ege Üniversitesi sorumlusu görevini üstleneli bir yıl olmuştu.
Fırat Yılmaz Çakıroğlu aslen Konya ilimizin Akşehir ilçesinde 1993 yılında doğmuştu. Bütün ideali okulunu bitirdikten sonra akademik öğrenimine devam etmek ve milletine faydalı bir genç olmaktı. Ama PKK’lı katiller onun bu gayesine ulaşmasına engel oldular.
Fırat Yılmaz Çakıroğlu, 21 Şubat 2015 tarihinde PKK’lılarla çıkan kavgada bıçaklandı. Bacağından aldığı yarayla aort damarı kesilen Çakıroğlu, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamayarak şehit oldu.
Çakıroğlu’nun babası cenaze töreninin ardından yaptığı açıklamada, “Ben CHP’liyim, yönetici değilim. Gider oyumu kullanırım. Ama oğlum MHP’li oldu. Suç mu öyle olması? Oğlum Türk olduğu için saldırıya uğradı. Oğlumun üç ayı vardı mezun olmasına. Ona izin vermediler. Hep başarılı öğrencileri seçiyorlar. Bu organize bir hareket. Bu olaylar bitecek mi? Bitmeyecek, yine devam edecek. Önlem alınsın. Benim başıma geldi. Başkaları yaşamasın” diyerek karanlık güçler tarafından oynanan oyunlara dikkat çekti.
Fırat’ın cenazesi kılınan namazın ardından sık sık tekbir getirip, terörü lanetleyen ve cinayeti protesto eden kalabalığın omuzlarında taşınarak Pınarbaşı Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Fırat Yılmaz Çakıroğlu’nun öğretmen olan annesi Özlem Çakıroğlu yürek yakan açıklamalarda bulundu:
“Fırat çok farklı bir çocuktu. O zaman da böyle sevgi doluydu. Şimdi resimlerde kalan gözlerinin içi o zaman da gülüyordu. Tuttuğunu koparan bir çocuktu. Çok hareketliydi adı gibi. Fırat gibi yerinde durmaz, deli doluydu. Nasıl Fırat nehri deli doluysa oğlumda öyle bir çocuktu. Okumayı çok seviyordu. Bu yüzden tarih bölümüne büyük bir heyecanla kayıt oldu. Okulunu da çok seviyordu. Derslerinde çok başarılı ve okul birincisiydi. Formasyon derslerinin hepsini alsa bile, 'Anne, ben senin gibi öğretmen olamam, ben senin kadar sabırlı değilim' derdi. Aklında akademisyen olmak vardı. Almanya'da Gülay isminde arkadaşım var. Ona seneler önce, 'Gülay teyze, ben asker olacağım ve şehit düşeceğim' demiş. Daha nice Fırat’lar yetiştireceğim. Fırat bir hiç uğruna ölmedi. Oğlumun ölümünün bir şeyleri değiştirdiğine inanıyorum. Oğlum, mücadeleci bir annenin mücadeleci bir oğluydu. Onunla konuştuğumuzda oğlum sık sık, ‘Gençlerimizin ölmesi, şehitler vermemize üzülüyorum.’ derdi. Oğlum dedi ki: ‘Anne, bir gün bir yere geleceğim merak etme, düzeni değiştireceğim.’ derdi. Oğlumla gurur duyuyorum. Bu vatan kolay elde edilmedi. Ona, doğru yolu göstermeye çalıştım. Onun için mücadele ettim, onun için yaşadım. O benim tek oğlumdu, yaşam kaynağımdı. Hayata bağlanmanın tek sebebiydi. O mezun olup işe girdikten sonra emekli olmayı düşünüyordum ama şimdi düşünmüyorum.”
Türk milletinin seçkin bir topluluğu olan Ülkücü harekette Fıratlar bitmez. Bir Fırat ölür bin Fırat dirilir. Zaten Türk milletinin tarihi de adeta bir şehitler geçidi gibidir. Milyonlarca şehit verilmiştir. Vatan toprakları şehit kanlarıyla sulanmıştır. Vatan toprakları şehit kanlarıyla sulandığı için hiçbir şey karşılığında düşmana verilmez. Can verilir, baş verilir ama şehit kanlarıyla sulanmış vatan toprağının bir karışı bile verilmez.
Mehmet Akif İstiklal marşımızda vatan topraklarımızın şehit kanlarıyla nasıl sulandığını şöyle dile getirmedi mi?
Bastığın yerleri “toprak” diyerek geçme, tanı,
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı,
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak, toprağı sıksan şüheda.
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ne mutlu şehitlerimize. Ne mutlu şehidi bol Türk milletine. Şehitler var oldukça Müslüman Türk milleti de kıyamete kadar var olacaktır.
ŞEHİT HÜSEYİN KURUMAHMUTOĞLU
15 Temmuz 1987
Hüseyin Kurumahmutoğlu, 12 Eylül 1980 askeri darbe dönemi sonrasında Mamak Askeri Cezaevi'nde yaşanan işkence ve zulmün sembol isimlerinden biri olmuş, ibadet ettiği sırada uğradığı askeri şiddet sonucu hayatını kaybetmiş trajik ve önemli bir ülkücü şahsiyettir.
1980 darbe sonrasında Mamak askeri cezaevinde işkence gören ve namaz kılarken şehit edilen Hüseyin Kurumahmutoğlu, Trabzon Of’tan çıkıp Bafra’ya yerleşen bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. İlk, orta ve liseyi Bafra’da okudu. Lise 3. sınıfın ikinci yarısında Ülkücü olduğu gerekçesi ile okuldan atıldı. Sonradan Ankara'da açık öğretim lisesini bitirdi. 1980 karanlık darbenin ardından arandığını öğrenince Trabzon Sıkıyönetim Mahkemesi’ne teslim oldu ve Samsun’a getirildi.
Üç aydan fazla kaldığı Samsun hapishanesinde çok ağır işkencelere maruz bırakıldı. Sonra Ankara’da bulunan Mamak Askeri Cezaevi’ne nakledildi. Burada ki işkenceler daha öncekilerinden kat kat fazlaydı. Samsun’un Bafra ilçesinin tanınmış ülkücü isimlerinden biri olan Kurumahmutoğlu, MHP ve Ülkücü Kuruluşlar davasının Bafra sanığı olarak İdamla yargılandı ve 36 yıla mahkûm edildi ve Mamak askeri cezaevine gönderildi.
14 Temmuz 1987 tarihinde, Mamak Cezaevi'nde ibadet yasağı ve katı askeri disiplin uygulamalarının sürdüğü bir dönemde gerçekleşmiştir. Mamak cezaevinde bir gün ikindi vakti başında sarık veya takke ile Kur’an tilavet ederken mazgal deliğinden koğuşu gözetleyen idare amiri ondan sarığı çıkartmasını istedi. Hüseyin Kurumahmutoğlu ise “Sarık sünnettir çıkarmam.” diye direndi. Amir askerleri çağırmış ve gelen asker Kur’an okuyan Hüseyin’in kafasına silahın dipçiğiyle vurup bayıltmış. Düşerken başını kalorifer peteğine çarpmış. Askerler işkenceye devam edip onu kafes diye tabir edilen yere götürmüşler. Aldığı darbelerle baygınlık geçiren Hüseyin’i sabah tekrar koğuşa almışlar. Çok ağır darbeler almasına rağmen Mamak cezaevinde bulunan pratisyen bir doktor ağrı kesici verip tekrar koğuşa göndermiş. 9 ay aldığı darbenin tesirinden kurtulamamış. Daha sonra babasının ısrarlı gayretleriyle Mevki Hastanesine kaldırıldı. Dokuz ay boyunca aldığı ilaçlar yüzünden Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun böbreklerinin iflas ettiği anlaşıldı. 15 Temmuz 1987 Çarşamba günü babası Yasin-i Şerif okurken babasının kucağında ruhunu teslim etmiş. Hüseyin Kurumahmutoğlu ailesi şehidin naaşına alarak Samsun Bafra ilçesine defnetti.
İşkence günlerinin tanığı olan 1980 darbesinde yaşananları anlatan hemşerisi İsmail Türk, Mamak Askeri Cezaevinde namaz kılarken asker dipçiği ile öldürülen hemşerisinin hikâyesini bir Televizyon programında şöyle özetlemişti:
“Hüseyin Kurumahmutoğlu namaz kılarken dipçikle öldürüldü; İsrail’de, Gazze’de ölmedi, Mamak Askeri Cezaevi’nde öldü, Günümüzde İsrail terör devletinin ülkemizdeki temsilcileri adamı göz göre göre şehit ettiler. “
Yakın Arkadaşı Recep Genç Hüseyin hakkında şunları söylemiştir:
“Rahmetli Hüseyin’i ilk defa 1981 yılında Mamak Askeri Cezaevinde tanıdım. Koğuşa girdiğimde ilk beni karşılayan Hüseyin oldu. Daha sonraki süreçte Hüseyin’le samimiyetimiz ve dostluğumuz arttı. Rahmetli Hüseyin yaklaşık 1.80 boyunda ve 125 kiloydu. Mamak’ta tam üç ay bilfiil işkence gördü. İşkenceden çıktıktan sonra tartıldığında ise 80 kilo gelmişti. Takvalı ve ihlaslı bir insandı. Ayrıca çok güzel Kur’an okurdu. Cezaevinde, Seyyid Kutub’un “Fi Zilali’l- Kur’an”, İbn-i Kesir’in “Hadislerle Kur’an Tefsiri”, Mehmet Vehbi Efendi’nin “Hülasetü’l- Beyan Fi Tefsirü’l- Kur’an”, “Tıbyan Tefsiri” gibi eserlerin tamamını okumuştu. Hüsnü Aktaş’ın fıkıh kitaplarını severek okurdu. Mevdudi’nin “Kuran’da Dört Terim” ve Seyyid Kutub’un “Yoldaki İşaretler” isimli kitaplarını defalarca okumuştu.
Hüseyin sarık meselesi yüzünden defalarca kafese atılmış ve dayaktan geçirilmişti. Askerler ona, “sarığını çıkar” dediklerinde o buna karşı gelmişti. Hüseyin sarığını çıkarmayınca askerler onu alıp kafese götürdüler. Ve orada hep birlikte üzerine çullandılar. Kafasını kalorifer demirine çarptı ve o günden sonra bir daha iyileşmedi. Sonra hastanede şehit oldu.”
Hüseyin Kurumahmutoğlu, çevresinde dürüstlüğü ve inancına bağlılığı ile bilinen bir ülkücüydü. Kur'an-ı Kerim'i hıfz etmiş bir hafızdı. Cezaevindeki zorlu koşulları adeta bir medreseye çevirmiş, koğuş arkadaşlarına İslam dini üzerine dersler vermiştir.
Cezaevinde tuttuğu ders notlarında özellikle "İslam Akaidi" ve "Fıkıh Usulü" üzerine yoğunlaştığı, dönemin İslami kaynaklarını derinlemesine incelediği bilinmektedir.
Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun ismi, 2010 yılındaki Anayasa Değişikliği Referandumu sürecinde dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından, 12 Eylül darbecilerinin cezaevlerinde yaptığı zulümleri anlatmak amacıyla meclis kürsüsünde Mustafa Pehlivanoğlu, Necdet Adalı ve Erdal Eren gibi isimlerle birlikte anılmış ve hikâyesi kamuoyunda geniş yankı bulmuştur.
Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan 2010 yılında Meclis kürsüsünden şunları söylemişti: "18 yaşında bir delikanlı olarak girdiği zindandan cesedi çıkıyor. Hüseyin, alnını seccadeye uzattığında kafasına bir dipçik yiyor, kanlar içerisinde yere yığılıyor. Nice hayatlar 12 Eylül'ün idam sehpalarında hayata veda ettiler. 12 Eylül 2010, darbecilerle, darbe zihniyetiyle yüzleşme günüdür."
2010 referandumuyla darbecilerin yargılanmasının önündeki engeller kalkınca, Hüseyin Kurumahmutoğlu'nun ağabeyi Ali Kurumahmutoğlu Samsun Adliyesi'ne giderek kardeşinin ölümü ve sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunmuştur.
Ülkücü camia, Hüseyin Kurumahmutoğlu'nu "Ülkücü Şehit", "İman ve dava adamı" ve "Eğilmeyen bir baş" olarak nitelendirmiş; onun için ortak bir hafıza oluşturmuştur. 12 Eylül askeri darbesi sonrasında kapatıldığı Mamak Askeri Cezaevi'nde, Temmuz 1987 yılında namaz kıldığı sırada kafasına vurulan dipçik darbesiyle hayatını kaybetmesi, ülkücülerin onun hatırasına büyük bir kutsiyet atfetmesine neden olmuştur.
Yaşadığı trajedi ve inancı uğruna canını vermesi, cezaevi koğuşlarında ve dışarıda adına Lütfi Kireççi tarafından yazılan "Sığdıramadı Mamak Seni Kafese" gibi çeşitli ağıtların, ezgilerin ve marşların bestelenmesine vesile olmuştur.
SIĞDIRAMADI MAMAK SENİ KAFESE
Çekildik mavzersiz siperlere,
Tahta tabutlara sığmamıştı kocaman adamlar.
Tıpkı öldürülmek le bitirilemeyenler,
Ağızlarında geveleyip durdukları
Altı üstü bir ölüm fermanıydı korkularına
Korktukları için milat düşemediler,
Ve bilinmez zemheri soğuklarına astılar yalnızlıklarını
Biçare ellerinden kara kazanlar yakıldı,
Ay tam dokuz parça cam kırığı
Kesti gecenin en mahrem yerinde
Yüreğimize çizdiğimiz kocaman adam resimlerini,
Mezarlar dardı
Nasıl sığardı bu kocaman adamlar bu mezara
Ayaklarını bükerek koydular, tahta tabutun içine,
Yüreklerini binlerce yıl öpmeye kıyamadığımız yiğitleri
Ve o kahrolası pislik elleriyle
Üzerlerine attıkları toprak bile şikâyetçiydi onlardan.
Toprak hastı, toprak temizdi,
Toprak özdü, toprak asıldı
Ve iki gözdü, hücreden dışarıya süzülen sigara dumanında
Ve bir hücum borusu çaldı, ya da biz öyle anladık.
Tavşan uykularımızı da battaniye altına saklayıp fırladık ranzalardan
Kafasına aldığı bir dipçik darbesiyle hastaneye kaldırıldı Hüseyin,
Bir Ulubatlı Hasan daha vuruldu yüreğimizin HAYBER kalesinde
14 Temmuz 1987. Bir yiğit, bir şehit gömdük toprağa.
Çekildik mavzersiz siperlere,
Gözyaşı dondu bir temmuz öncesinde
Kalakaldık,
Bir Nuh tufanı öncesini yaşarken çağdaş nemrutlar
Yine soframıza döküldü kıblesiz ellerden aş.
Evlere naaş,
Dört gün sonra geldi Hüseyin’in elbisesi içi boş,
Alıp götürmüşler;
İncecik fidanı toprağa dikmişler,
Vay benim anam, vay benim babam,
Vay ipe sapa gelmez sevdam.
Deprem görmüş kentler gibi yıkılıyoruz,
Gelin taşıyın enkazımızı.
Sonra öğrendik,
Bir sabah namazı
Başında takkesi, Takke yasak,
Namaz kılıyormuş Hüseyin,
O gönül iklimlerinde
Yön kıble, gönlünü kaptırmış Mevla’ya
Hiçbir şey den habersiz, dünyadan uzak
Kafasını aldığı bir hain dipçik darbesi
Hazreti Ali’yi vuran el vurmuş Hüseyin’i
Yer kahrolası Mamak, cezaevi
Dünya işkence tarihinin tek canlı adresi
Ülkücü düşmanı katil, nü resimleri çizedursun
Korkularına park yeri sahillerde
Dokuzları kim anar, Hüseyin’imi kim anar
***
Bu gün benim doğum günüm,
Hey be koca dünya,
Al basmalı dostları aldın yanına,
İki koca düş gördüm,
İki serçe havalandı yerden,
Birileri çıkıp geldi gecenin bir yarısında,
Bir şehidin yarasına bin tabip getirdiler,
Bizim bildiğimiz tabiplere benzemiyorlardı
O şehidi tutup incitmeden
Aslolan memleketine götürdüler,
Sahi sen bizim oralara hiç geldin mi?
Yaylalara çıkıp serin sularından içtin mi?
Eski yollar var bilir misin,?
Issız, sessiz, kuş uçmaz, kervan geçmez
Bir orman kenarında yıkık taşları
Bir mezarlık var inler cinler cirit atar,
Hele bir yaklaş o mezarlıklara
Biraz otur, bir mezarın başına,
Bir kutlu haber gelir kulağına,
Burası Çanakkale, burası Dumlupınar,
Hasretliğin büklüm, büklüm açılan perdesi,
Ölümsüzlük şerbetinin içildiği yer burası
Burada hesap yok, burada mizan yok,
Önde hazreti HAMZA ardında yiğitleri
Ne ölmesi be, ölmek de ne gam
Bak hala dimdik, hala hepsi ayaktalar,
Hala kan sızıyor yaralarından,
Hepsi orda toplanmış,
Bir müjdeli haber dolaşır
Ve onlara her gün yüzlerce yiğit karışır.
Tepemde bir ses var, beynimi kurcalar
Haydi, arkadaşlar sayım var.
Çekip yüzümüze öfkenin aradığı adresini,
Yürüyoruz upuzun maltasına cezaevinin.
Aradan yıllar geçiyor içimizdeki batmış gemiler vuruyor
Kimsesizliğin adı adresi olmayan sahillere,
Hani benim kimliğim, hani sessizliğimizin
Kalem kıran elleri,
Bir çift turna gördüm,, bizim ellerde
Daldım bir banliyö treninde, gidiyorum
Mamak ta inecek vardı
Eyvah geçirdik durağı geç kaldık.
Sabah ola hayrola.