21. YAZI

ŞEHİT CEVDET KARAKAŞ

(4 Haziran 1981)

“Eğer idamı hak etmiş olarak Hakk’ın emri ile ipe çekiliyorsam, buna itiraz etmem haksızlıktır. Eğer batılın zulmüne kurban gidiyorsam; batıldan merhamet dileyecek kadar alçalamam!” (Şehit Seyyid Kutup)

 Büyük şairimiz rahmetli Abdurrahim Karakoç “Bir güzel ülküdür gönül verdiğim” isimli şiirinde güzel ülküyü şöyle tarif eder:

Mazlumun yoldaşı, zalimin hasmı.

Kendine put yapmaz heykeli, resmi.

Hak'tır, adalettir, rahmettir ismi.

Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

 

Bu ülkü candadır, sokakta yatmaz.

Güneştir. Bir doğdu, bir daha batmaz.

Menfaat uğruna kimseyi satmaz.

Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

Şairin bir güzel ülkü olarak tarif ettiği dava uğruna canını verenlerin sayısı beş binlere yaklaşmıştı yakın tarihimizde.

Kara ve kızıl emperyalistlerin cennet vatanımız üzerinde oynamak istedikleri oyunları zamanında sezen ve bu kahpe oyunlara dur demek için bir araya gelerek teşkilatlanan nice vatan evladı bu kargaşada hayatını kaybetmişti.

Nice genç fidanlar toprağa düşmüştü.

Cevdet Karakaş da bunlardan biriydi. Yıllarca ailesiyle beraber Almanya’da kalmıştı. Ancak bazı sebeplerden dolayı ailesi Almanya’da kalırken Cevdet memleketi olan Elazığ’a döndü.

Döndüğünde ülkede adeta bir kaos yaşanıyordu. Koalisyon hükümetleri ve ardından Ecevit gibi bir vatan haininin başbakanlığı ülkeyi daha da içinden çıkılmaz bir duruma getirmişti. Hemen her gün onlarca insan öldürülüyordu. Ülke ekonomik olarak “yetmiş sente” muhtaç hale gelmişti.

Cevdet Karakaş, bu dönemlerde tanıştı ülkücü hareketle. Her Anadolu yiğidi gibi vatanına, milletine, dinine, bayrağına yönelik saldırılar karşısında tepkisiz kalamazdı ve kalmadı da..

Milli ve manevi değerlere saygısı onu ülkücülerle bir araya getirmişti. Memleket adeta parsellenmişti. Ülkenin hemen her ilinde kurtarılmış bölgeler oluşturmuştu komünistler. Girilemeyen sokaklar, mahalleler, okullar hatta şehirler vardı. Böyle bir ortama karşı gelenler ise bu işgalciler tarafından “Faşist” olarak damgalanıyordu. Hâlbuki kendileri komünistti ve komünizm insanlığın en büyük baş belası izmlerinden biriydi.

Almanya’dan Türkiye’ye dönen Cevdet bu manzaraları görünce çok şaşırmıştı. Bu ülke Müslüman’dı ve bu tür alçaklıklara asla prim vermezdi diye düşünüyordu. Ama gerçek hiçte öyle değildi. Gördüklerine çok şaşırmıştı Cevdet. Almanya’nın komünizm sebebiyle ikiye bölündüğünü görmüştü. Berlin’i ikiye bölen bir “Utanç duvarını” biliyordu. Aynı şeylerin Türkiye’de olmasına nasıl şaşırmazdı ki?

Almanya’da gördüğü bu bölünmüşlük onu Cennet vatan olarak bildiği Türkiye’ye gelmesine sebep olmuştu. Ama kara ve kızıl emperyalistler Türkiye’yi de adeta cehenneme çevirmişlerdi.

İster istemez tepkisini koydu Cevdet. Ülkenin her yerinde olduğu gibi Elazığ’da da terör eylemleri meydana geliyor ve komünistler adeta terör estiriyorlardı. Böyle bir hengâmede Elazığ’da bir avukatın öldürülmesinde faili meçhulü ortadan kaldırmak isteyenler gözlerini Cevdet’e çevirmişlerdi. Bu olayı bahane eden güçler Cevdet’in tutuklanmasına karar vermişlerdi. Cevdet bir avukatın öldürülmesinden yargılandığı için kendisini savunacak bir avukat bulamamıştı. Çünkü Elazığ Barosu Cevdet’in savunmasına avukat vermeme kararı almıştı.

Cezaevleri ülkücüler için birer Yusufiye olmuştu. Cevdet’te cezaevinde Yusufiye’ye ait tedrisatı almak için büyük gayret gösterdi.

Yusufiye’yi Yusufiye’de yaşamayanlar bilemez.

Yusufiyeli, Yusuf yolunda olan, davası için hapse girmeyi hatta canını bile vermeyi göze alandır.

Yusufiyeli, Hazreti Muhammed yolunda olan, onun gibi yaşayan kişidir.

Yusufiyeli, “Namaz yarama ilaç yanık yerime merhem / Onsuz ebedi hayat benim olsa istemem” diyebilen ve bunu gerçekleştirmek için elinden geleni yapan kişidir.

Yusufiyeli, önce kendi hayatına nizam veren, sonra da bu nizamı âleme yaymayı kendisine gaye edinen kişidir.

Yusufiyelinin tek gayesi vardır: İlay-ı Kelimetulah’tır. Bir elinde Kur’an olan, onu okuyarak kâinat kitabınızı aktardığı hakikatleri insanlara aktaran kişidir.

Yusufiyeli, çağının ilmi donanımları ile kendini yetiştiren kişidir.

Yusufiyeli, hakkın ve hakikatin yayılması için gecesini gündüzüne katan kişidir.

Yusufiyeli, hak kavramını en iyi kavrayan, başkasının hakkını asla gasp etmeyen kişidir.

Yusufiyeli, kul hakkının her şeyden üstün olduğuna inanan ve kimsenin hakkını yemeyen kişidir.

Yusufiyeli, helalı, haramı bilen ve bunları hayatının merkezine yerleştiren kişidir.

Yusufiyeli, milli ve manevi değerleri baş tacı eden kişidir.

Hasan Şaş'ın testi pozitif çıktı!  Kan, idrar ve saç örneklerinde kokain...
Hasan Şaş'ın testi pozitif çıktı! Kan, idrar ve saç örneklerinde kokain...
İçeriği Görüntüle

Cengiz gibi nice yiğitler cezaevlerini hep Yusufiye medresesine çevirdiler.

Bu gerçeği göremeyen 12 Eylül cellâtları Yusufiyeli öğrencilere olmadık işkenceler yaptılar, çilelerden geçirdiler. Zindanlara attılar.

Ve sonunda da dokuz Yusufiyeli yiğidi dağ ağacına gönderdiler utanmadan, sıkılmadan, Allah’tan korkmadan..

12 Eylül darbecileri ahlaksızdılar, insanlıktan nasibini almamışlardı. Ruhlarında canilik vardı ki Yusufiyelileri idama götürdüler.

İdama mahkûm edilenlerden biriydi Cevdet Karakaş. 12 Eylül’ün darbeci generallerinin emrindeki mahkemeler Cevdet’i idama mahkûm ettiler.

Cevdet Allah'a yaslanmış, kimseden menfaat ummuyor. Yola çıkanların aklında ve gönlünde sadece, Allah'ın hoşnutluğunu kazanma düşüncesi vardı...
Daha sonraki gelişmeler onu yalnızlığa itmişse de, o hiçbir zaman moral bozumuna uğramamış, hep dik ve vakarlı olmasını bilmiştir. Boynuna takılacak ipe tıpkı diğer gönüldaşları gibi yürümüştür.

Zaman zaman kendi kendine tekrarladığı bir söz vardı Cevdet’in:

“Ya Rabbi gayem senin rızanı kazanmaktır. Dünyalık hırs ve mevki benden uzaktır. Ben insanlara dayanmadım. Ben insanlardan yardım dilenmedim. Ben beni iyi görsünler, iyi desinler, övgüye tabi tutsunlar diye bu davanın içine girmedim. Bana uygun gördüğün yükten hoşnudum. Günahlarımı affeyle, iki dünyamı da mamur ve müreffeh eyle!”

Cevdet Karakaş’ın iman dolu yüreği, onu şehitler kervanına katmıştır.

 Kenan Evren ve arkadaşı cellâtların idam cezasını onamaları üzerine 4 Haziran 1981 tarihinde sabaha karşı Elazığ Merkez Kapalı Cezaevi’nde Ülkücü Hareket’e mensubiyet şuuruyla bağlı olmaktan gayrı bir suçu olmayan Cevdet Karakaş’ı şehit ettiler.

Rabbim mekanını cennet eylesin.

Cevdet’in katilleri 12 Eylül darbeci alçaklar için ise yaşasın Cehennem.

 ŞEHİT FİKRİ ARIKAN

(27 Mart 1982)

Nizam-ı âlemdir, Hakk'ın sözü bu.

Söylediğim cümle, sözün özü bu.

Tek damlada umman eyler bizi bu.

Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

 

Türk'e ihsan olmuş “Kavm-i Neciplik.

Boş hayaldir bu şerefe rakiplik.

Hayatlar gergeftir, ameller iplik.

Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.

 Bir güzel ülküye gönül verenler kervanını yolcusudur Fikri Arıkan.

Allah tarafından Türk’e nasip olan Kavm-i Neciplik” fertlerde tecellisini ülkücü gençler içinde geniş biçimde kendini ortaya çıkarmıştır.

Vatanı, milleti, milli ve manevi değerleri için kanını, malını, canını vermekten çekinmeyen gençler yetişmiştir ülkücü harekette.

Yetişen gençlerin ideali İlay-ı Kelimetullah’tı. Gayeleri tıpkı ecdatları Selçuklu, Osmanlı gibi Allah’ın ismini yeryüzünde ulaşmadık yer bırakmamaktı.

Davanın adı Nizam-ı âlem’di. Gaye yeryüzünde halife olmanın gereğini yerine getirerek dünyaya nizam vermekti. Dünyaya nizam vermenin ilk şartının kendi hayatına nizam vermek olduğunun şuuruna varan gençler kendilerini yetiştirmek için ocakları mesken edinmişlerdi. Buralarda ilim tahsil ediyor, töre terbiyesi alıyorlardı.

Bu dönemlerde ülkemizde kara ve kızıl emperyalistlerin yerli uşakları ve tetikçileri tarafından adeta bir terör havası yaşatılıyordu. Her gün onlarca insan can vermesine rağmen ülkeyi yönetenler “Yollar yürümekle aşınmaz” mantığı içindeydiler. Hatta Demirel gibi bir Mason “İti ite kırdırıyoruz” diyerek gençlerin birbirlerini öldürmelerini böyle talihsiz bir açıklamayla ortaya koyuyordu.

Ülkücü hareketin öncü şehitlerinden Fikri Arıkan, Anadolu’nun yiğit şehirlerinden Çorum'un Alaca kazasında dünyaya gelmişti. Geçim sıkıntısı onları Ankara’ya atmıştı. Türközü Bademlidere semtinde oturuyorlardı.

Bu dönemlerde ülkede yaşanan olaylara bigâne kalmadı. Ülkücü hareketin içinde yer alarak kara ve kızıl emperyalistlerin ülkeyi bölge planlarına karşı durmak için çalıştı.

Komünistler ülkenin her yerinde olduğu gibi Ankara’da da terör eylemleri yapıyorlardı. Komünist terör ülkeyi bir kaosa sürüklemişti.

Fikri Arıkan bu dönemlerde Ankara’da cereyan eden bir takım olaylara karıştığı iddiasıyla tutuklandı. Emniyette komünist polisler tarafından işkencelere maruz kaldı. Özellikle Ankara’da tutuklananlar Mamak Askeri Cezaevi'ne götürülüyordu. Fikri Arıkan da Mamak’a götürüldü.

12 Eylül darbecilerinin kurduğu mahkemeler Fikri Arıkan’ı yargılamış ve idama mahkûm etmişlerdi. Yargıtay idam kararını bozmuş ama mahkeme yeniden idam vermişti. Yargıtay’ın idam kararını onaması ve ardından da 12 Eylül darbecilerinden oluşan Beşli Konsey de idama onay verince 27 Mart 1982 günü, sabahın ilk saatlerinde Mamak Cezaevi'nde asılarak şehit edildi. Fikri Arıkan’ın cenazesi, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

İdama mahkûm edilenler cezaevlerinde hücreye alınıyordu. Topraklık’taki “Çuval cinayeti” sanıklarından Fikri Arıkan’a da öyle yaptılar. Fikri’nin hücresi, A Blok, Tecrit 2 Arka Bölüm 9 numaraydı.

Mamak Askeri Cezaevi’nde hücreler tıka basa dolmuştu. 5 metrekarelik, içinde tuvalet ve banyo bulunan 2 kişilik hücrelerde 4’er kişi kalıyordu. Üstelik bu ufacık mekânlarda geçmişte birbirlerine kurşun sıkan insanlar birlikte yaşıyorlardı. Askeri yönetim, kendince “Karıştır, barıştır” metodu uyguluyordu!

İdam edilmeden önce Fikri’nin son arzusu Mamak’ta yatan ülküdaşlarıyla helalleşmekti. Askerler ancak hücrelerdeki ülkücülerle helalleşmesine izin verdiler.

Fikri hücreleri tek tek gezdi, helallik aldı ve arkadaşlarına, “Hakkınızı helal edin. Bana bir Fatiha okuyun, yeter” dedi.

İdam günü gelip çatmıştı. Fikri idam edileceğini bilmesine rağmen çok sakindi. Gelen askerler onun soğukkanlılığına hayret etmişlerdi. Bir isteğinin olup olmadığı sorulduğunda ağzından tek cümle çıktı: “Vatan sağ olsun.”

Fikri Arıkan, 27 Mart 1982 günü idam edildi.

Fikri Arıkan ülkücü hareketin öncü şehitleri arasında yerini almıştı. Arkada kalanlara düşen bu öncü şehitleri unutmamaktır. Çünkü onların hayatı bilinirse nasıl bir davanın sahibi olduklarını daha iyi kavrarlar.

Fikri Arıkan'ın koğuş arkadaşı eski Ülkü Ocakları Genel Başkanı Hasan Çağlayan, Fikri Arıkan’ın nasıl bir ruh taşıdığını bir sohbetinde şöyle dile getiriyordu:

“Rahmetli Fikri Arıkan kesinleşen idam cezasının ne zaman infaz edileceğini bilmediği ve her şafak vakti infazının gerçekleşebileceği ihtimaline karşılık, hiçbir şey yemiyor ve içmiyordu. İdamından önceki son bir hafta adeta ölüm orucunda gibi ağzına su bile koymamıştı. Bu sebeple adeta bir deri bir kemik gitmişti. Sebebi ise hepimizi duygulandıracak asaletteydi. Malum, idam gerçekleştikten sonra vücuttan bazı dışkılar çıkar. İşte Fikri Arıkan, dünya hayatının son bulacağı bir anda bile abdestini koruma gayretiyle hareket etmişti. Cellât sandalyesini tekmelediğinde vücudundan hiçbir dışkı çıksın istememişti. Bu asalet, bu terbiye, bu tevekkül, bu iman kolay rastlanabilir bir durum değildir. O darağacına adeta bir ceset gibi çıktı, ama bir dev gibi şehadete yürüdü.”

Babası Ümmet Arıkan, oğlunun idam kararını nasıl duyduğunu ve yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

 “Yatsı namazını kıldım, selamladım. Radyoyu açtım, açar açmaz Fikri Arıkan, bugün saat üçte idam olacak dedi. Bayılmışım orada. Kız çocuğu taksi tutmuş, doğru Doğan'ın oraya... Beni evde bırakıyorlar tabii. Bizimkiler emmi uşakları, konu komşu birikip gidiyorlar. Ne çare oğlum, ne çare! iş işten geçmiş. Asmışlar oğlumu.

Sabah oldu, sen gel bana sor. Beni de aldılar yanlarına. Mezarlığa gittik. Yüz kişi falan var. Hocalar bağırdılar, Fikri'nin babası geliyor diye bağırdılar. Beni kucakladılar hep. Yavrum asılmadan önce, hocalar anlattı, üç sefer bağırmış:

Kahrolsun komünistler, kahrolsun komünistler, kahrolsun komünistler diye.

Sonra da bu düzene vermiş veriştirmiş. Oğlumu bir anlatıyorlar, bir anlatıyorlar, bitiremiyorlardı güzelliklerini. Şöyle, asılmazdan önce, bakmışlar ki, alnında nur var, vallahi nur varmış alnında.

Oradakilerin hepsi hayıflanıyorlar, böyle bir yiğidi nasıl olur da asarlar diye. Efendime söyleyeyim, kefen şöyle böyle sarın falan diyenler olmuş. Eh işte. On on beş hoca elime ayağıma düştüler. Sen Fikri'nin babasısın sen Fikri'nin babasısın diye etrafımda fır döndüler. Sen ne mutlu bir babasın, sen şehit babasısın diye eteğime yapıştılar. Yavrumun kabrine götürdüler. Bayrama ya bir gün var ya iki gün. Duvara nasıl vurmuşsam vurmuşum haberim yok. Burnum kırılmış, her tarafım kan olmuş tabii. Oradan beni alıp götürmüşler.

Oğlum, idam edilmezden önce nişanlı bacısına mektup yazıyor. Mektubu onlar götürdü. Bacım diyor, “Sen sen ol, başını falan açma. Namazını kıl, orucunu tut.” Nasihat ediyor. Sonra, ilhan kardeşine bir şeyler yazıyor. Diyor ki, “Babamın sözünden çıkma. Aman ha aman, namazında ol, orucunda ol, İslâm yolundan ayrılma. Aynen böyle diyor. Bize ayrıca yazmadı. Yazıp yazmadığı o mektup işte. Ben nasıl yaşayım oğlum. Halime bakın halime. Hocalar çok şey anlattılar, idam edilen yere gelmişler.

Benim Fikri'min eli kolu bağlıymış zincirlerle.. Elimi kolumu açın diye bağırmış. Namazımı kılacağım, demiş. Zincirini çözmüşler, oğlum, önce abdest almış, Kur'an okumuş, iki rekât namaz kılmış... Sonra işte Allah demiş, hep, Allah'ı anmış her soluğunda. Avukatı vardı. O gitmemiş. Dayanamam ben demiş gitmemiş işte.

İdam edilmeden önce ziyaretine gittim. Yanımda kızım vardı.

Ağlıyorum, kendimde değilim. Canım da yanıyor, kolay mı?

Bana kızdı: ‘Allah için ölmek güzel baba, dedi, metin ol’, dedi. Teselli verdi yavrum bana.

Bacısına da öğüt verdi. Müslüman Türk kızı gibi ol, dedi, İslâmiyet’i öğren, yaşa dedi durmadan. Ölümden hiç korkmuyordu yavrum... Korkmadan da gitti.”

Ülkücü hareketin öncülerinden olan Yusuf Ziya Arpacık da, “Fikrimin İnce Gül’ü isimli yazısında Mamak’ta yaşananları şöyle özetliyordu:

 “Fikri Arıkan isimli arkadaşımız mahkemeye gitmişti ve onu sabırsızlıkla bekliyorduk. Zaman ise sanki durmuş, bize sabır eğitimi yaptırıyordu. Bu arkadaşımız daha önce iki kez idam cezası almış, Yargıtay ikisinde de cezayı esastan bozmuştu. Bu son mahkemeydi ve onaylanan idam cezaları üç günde infaz ediliyordu. 4 numaralı hücrede kalan Fikri Arıkan'ı sabah sekizde mahkemeye götürmüşler ve saat neredeyse 15.30 civarıydı hâlâ ortalıkta yoktu. Bir müddet sonra askerlerin ayak seslerinden Fikri'nin geldiğini anladık. Hücrelerimizin kapısı demir mazgallardan oluştuğu için dışarıyı rahatlıkla görebiliyorduk.

İlk hücrede olduğumuzdan Fikri bizim önümüzden geçecekti. Nihayet geldi ve tebessüm ederek bizi selâmladı. Onu böyle neşeli görünce büyük bir ümide kapıldık ve Yunus Uzun’la sevinç içerisinde birbirimize sarıldık. Hücreler arası konuşmak yasaktı, aksi takdirde ağır cezaî müeyyideler vardı. Ama biz bir yolunu bulmuş ve her türlü haberleşmeyi herkesin önünde rahatlıkla yapar olmuştuk. Nazarî eğitim adı altında mecburî bir ders vardı ve bizlerden bir kişi hücrenin kapısına gelerek Nutuk kitabını okurken, bu arada metindeki sözleri değiştirerek, istediğini anlatabiliyordu. Başımızdaki nöbetçiler de kitabın metni zannederek bizimle beraber huşu içerisinde dinlerlerdi.

Nutuk, muhteva olarak bizim mevzularımıza çok uygundu ve mahkemeleri böylece tartışabiliyorduk. Nutuk'ta da mahkeme, iaşe ve tartışmalarla dolu metinler mevcuttu. Fikri, okumaya başladı. Sesi çok net ve vakurdu. Rahat ve huzur bulmuş bir sesle mahkemenin zaferle sonuçlandığını müjdeliyordu. Bizler âdeta nefes bile almadan onu dinlerken, biran önce sonuca gelmesini bekliyorduk.

“Eyüp kurtuldu”, dedi Fikri Arıkan. Eyüp Özmen, aynı davadan daha önce idam cezası almış ve idam bekleyen bir arkadaşımızdı. Sehpaya hazırlanırken beraat etmişti. Bunu bir zafer olarak bizlere müjdeliyordu Fikri. Ya kendisi? O’nun için ne karar çıkmıştı acaba?

“Senin için ne karar çıktı?” Diye bağırarak sordum ben. Sabrım kalmamıştı artık. Askerler benim bu kuralsız çıkışımı duymazlıktan geldiler ki; bu davranışları kararın vahametini göstermeye yetiyordu.

“Benimki idam”, diye devam etti Fikri.

Yıkılmıştık. Ama o ayaktaydı ve berrak bir ses tonuyla bizleri teselli etmeye çalışıyordu. Sesi dik ve metindi.

Aman Rabbim! Fikri, arkadaşının beraat ettiğini söylüyor ve bunu bir zafer olarak bizlere müjdelerken, kendisinin aldığı idam cezasını sıradan bir kararmış gibi, sanki bir düğün davetiyesiymiş gibi bizlere anlatıyordu. Biz çökmüştük. 5 numaralı hücreden bir feryat yükseldi. Bu isyan eden sesin sahibi üç komünist liderle beraber kalan Şahin Göksel Arduç isimli genç bir arkadaşımızdı. Sekiz hücreden oluşan, tecrit bölümünde başkaca çıt çıkmıyordu.

Üç gün sonra bir şafak vakti kurulacak idam sehpası, cellât, yağlı urgan, yüze karşı okunacak olan ferman, beyaz gömlek bir anda buralara hâkim olmuştu. Sanki kafatasım büyümüş ben de içindeydim. Kendi kafamın içinde. Bu nasıl bir hâldi bu nasıl bir duygu! Çok ölüm görmüştüm ama bu başka bir vaziyet, bambaşka bir hâl. Daha önce İstanbul’da bu duyguları yaşamış, asılarak idam edilen İsmet Şahin olayında bizler de yanmış, bizler de ölmüştük. Bir kere daha, dedim kendi kendime, insan bir kere ölür ama biz bin kere. Fikri Arıkan sakin ve tereddütten uzak mistik bir ses tonuyla konuşmaya devam ediyordu:

“Bu gece çok rahat uyurum artık:”

Fikri'nin rahat uykudan söz etmesini anlamaya çalışıyordum. O ise konuşmaya devam ediyordu:

“Şimdi dünyanın en rahat insanı benim. Yüce yaratıcının rızası yolunda, ölümümü her türlü tehlikeye karşı keskin bir silah olarak kuşandım. Demek ki, kendi ölümüm benim en etkili silahım olacakmış. Büyük, güçlü bir silah olan insanın kendi ölümü. 'Ve ben şimdi yaşamımın en güzel, en tatlı, en dinlendirici uykusunu uyuyabilirim. Adalet terazisini, oduncu kantarına çevirdiler, diyordu, hücre arkadaşım Yunus. Evet, oduncu kantarı daha hassastı bunların terazisinden, nasıl olsa üç aşağı beş yukarı fark etmiyordu.”

…Fikri Arıkan, bütün hücreleri tek tek gezdi. Onlardan da haklarını helal etmelerini istedi. En son da hücre arkadaşı olan ' Bahçelievler Katliamı' sanıklarından Turan Demirkıran'la kucaklaştı. 'Bütün arkadaşlara söyle' dedi:

“Onlardan tek bir isteğim var. Eğer buradan çıkarlarsa mezarımın başına gelip beni ziyaret etsinler. Bir Fatiha okusunlar, o bana yeter.”

Fikri Arıkan, idama giderken bütün Ülkücüler demir parmaklıklara yapışmıştı. Buğulu gözlerle, O'nun koridordan çıkışını izlediler.

Fikri, o geceyi 'idam hücresinde' geçirdi...

27 Mart 1982'de idam edildi.

Son sözleri 'vatan sağ olsun' oldu.

Fikri Arıkan bu dünyadan göçtü. Dünya kaybetti ahiret bir şehit daha kazandı.

ŞEHİT CENGİZ BAKTEMUR

(2 Mayıs 1982-Elazığ)

“Ülkü denen nazlı gelin,

Er oğlu erlerden şan ister.

Büyük devlet kurmak için büyük kan ister.

Büyük devlet için yola çıkan binlerce genç,

Kan verdiler, can verdiler ama asla vatan vermediler.”

 İdealleri uğruna kanlarını ve canlarını veren nice yiğitler vardır tarihimizde.

Yakın tarihimizde bu yiğitlerin geçit törenine şahittir.

Ülkü denen nazlı gelin için yola çıkan nice yiğitler istendiğinde kan, istendiğinde can verdiler.

Ama asla vatanlarını, milletlerini, milli ve manevi değerlerini komünist, faşist, emperyalist köpeklere çiğnetmediler.

Allah için, ideali için, vatanı için, milleti için, milli ve manevi değerleri için sehpaya yürüyen yiğitlerden biri de Malatyalı Cengiz Baktemur olmuştur.

Cengiz Baktemur, Malatya’nın Doğanşehir ilçesine bağlı Polat köyünde dünyaya geldi. Sonra ailece, Doğanşehir’e taşındılar.

Cengiz Baktemur liseyi Doğanşehir’de bitirdi. Genç yaşta Ülkücü hareketin saflarına katıldı. Bunda ailesinin büyük katkısı vardı.

Ülkeyi bölmek ve parçalamak isteyen emperyalist güçler ülkenin her yerinde terör eylemleri planlıyor ve yerli işbirlikçileri ve tetikçileri kanalıyla bunu uygulama alanına koyuyorlardı. Bunun için Malatya’da da provakatif eylemler yapıp bunları ülkücülerin üzerine atmaya çalışıyorlardı.

Bu hususta ailece ülkücü olan Baktemurleri seçmişlerdi. Kurban olarak ortanca çocuk olan Cengiz Baktemur seçilmişti. Bu dönemlerde öldürülen CHP ilçe başkanının faili olarak Baktemur ailesi gösterilmeye çalışılıyordu. Çünkü Baktemur ailesi Doğanşehir’de ülkücü hareketin bel kemiğini oluşturuyordu. Baba Baktemur MHP ilçe Başkanı, Hanımı MHP İlçe Bayanlar Kolu Başkanı, Büyük Oğul İlçe Ülkü Ocakları Başkanı bu aile senaryoya çok uygun düşüyordu...

Senaryoyu yazanlar uygulama sahasına koymakta gecikmedi ve Doğanşehir’de meydana gelen bir olaya adı karıştığı için tutuklanıp cezaevine kondu.

12 Eylül’ün darbeci alçakları “bir sağdan bir soldan” mantığı ile kendilerine yeni kurbanlar arıyorlardı. Bu kurbanlardan biri olarak da Cengiz Baktemur oldu. 12 Eylül darbecilerin mahkemelerinde yargılanarak idam cezasına mahkûm edildi.

Elazığ Kapalı cezaevinde karanlık bir gün yaşanıyordu. 2 Mayıs 1982 tarihinin gecesi Elazığ Kapalı cezaevi davası için yola çıkan idealist bir ülkücünün şehit edilmesine sahne olmuştu.

İdam edilmesine bir saat kadar zaman kalmıştı. Nereden bulunup getirildiği bilinmeyen bir imam geldi. Adam şaşkın olduğu kadar da endişeliydi. Cengiz’in yanına ihtiyatla yaklaştı. Cengiz’in nurlu yüzünde yine o ışıltılı tebessüm belirdi.

- Hoş geldiniz Hocam,

- Hoş bulduk, diyen imamın yüzünden kasvet bulutları dağılmamıştı henüz.

- Hocam, son olarak dini telkini birlikte tekrarlamak istiyorum.

- Niye sen telkini bilmiyor musun? Diye soran imama tatlı ve sıcak bir ses tonuyla:

- Biliyorum Hocam ama eksiğim veya yanlışım varsa düzelteyim istiyorum, dedi.

Saat epey ilerlemişti. Bu arada idam gömleğini getirdiler ve üstünü değişmesini söylediler. Cengiz, kendisine verilen ve giydiğinde topuklarına inecek kadar uzun olan beyaz gömleği almıştı ki, uzaklardan yankılana yankılana gelen ezan sesiyle irkildi. Ve hemen,

-Müsaade edin de sabah namazımı kılayım!? Dedi.

Cengiz Baktemur’u idam sehpasının yanına getirip son arzusunu soranlar bu arzuyu duyunca irkilmişlerdi. Çünkü bu yiğit ülkücü vakti giren Sabah namazını kılmak istiyordu. Öyle ya vakti giren bir namazı kılmak farzdı ve Cengiz de son yolculuğuna çıkarken bir farzı yerine getirmeden gitmek istemiyordu.

İnfaz komuta heyetinde hoşnutsuzluk ifade eden bir homurtu yükseldi. Aralarında biraz konuştuktan sonra,

-Abdestin var mı? Diye soruldu.

-Evet, abdestliyim, dedi Cengiz.

Böylelikle Cengiz son namazını eda etti. Namazını tamamladıktan sonra da idam gömleğini giydi. Onu darağacının yanına getirdiler.

12 Eylül cellâtlarının tetikçileri Cengiz’in Sabah namazını eda etmesine izin verdiler.

Tam bir itminanla namazını tamamlayan Cengiz’e son isteği de soruldu.

İnancı için idam sehpasına çıkmayı göze alabilen biri için son arzu ne olabilirdi ki?

Elbette uğruna canını verdiği Kur’an ve bayrak.

Cengiz de Kuran ve bayrak istedi son arzu olarak.

Getirdiler. Cengiz Kur’an ve bayrağı öperek başına götürdü. Sanki “Bu baş bu Kur’an ve bayrak için feda olsun.” der gibiydi.

Cengiz Baktemur, ölümün Allah’ın elinde olduğuna inanıyordu. Vakti ve zamanı gelince zalimlerin zalimlikleri daha da artsın diye Allah zalimleri aracı yapıyordu. 12 Eylül cellâtları böyle bir aracıdan farklı bir şey değillerdi. İşledikleri cinayetlere bir yenisi ekleniyordu.

Cengiz Baktemur, 2 Mayıs 1982 günü, sabahın erken saatlerinde Elazığ Kapalı Cezaevi’nde asılarak şehit edildi. Cenazesi, Doğanşehir Mezarlığı’na defnedildi.

Bir şehidin gitmesi bizler için elbette kazançtır. Fakat geride bıraktıkları için bazen büyük üzüntülerin yaşanmasına vesile oluyordu. Cengiz Baktemur’un annesi oğlunun idam cezasına çarptırıldığını öğrenince psikolojik rahatsızlık geçirdi. 2 Mayıs 1982 günü, idam edilerek şehit edildiğini öğrendiğinde ise anne yüreği daha fazla bu ağır yüke dayanamadı ve felç oldu.

Annesi Cengiz’i idamından birkaç gün önce görmüştü. Evladının idam cezasının 12 Eylül darbeci alçakları tarafından tasdik edildiğini öğrenince son kez oğlunu görmek istemişti. Çıkarılan onca zorluğa rağmen bu görüşme gerçekleşti. Ana ile oğlun kavuşması yürekleri dağlamıştı. Annesi yavrusunu öpüyor, kokluyor ve doymuyordu.

Bir şey yapamamanın acısıyla kıvranan ana, mahcubiyet içinde oğluna elinden bir şey gelmediğini şu sözlerle ifade etmeye çalışıyordu:

“Oğlum zannetme ki, seni kurtarmak için uğraşmadık. Elimizden gelen her şeyi yaptık. Ama 12 Eylül cellâtları seni kurban seçmiş.”

Anasının bu canhıraş feryadı karşısında adeta kendinden geçen Cengiz anasını teselli etmekten başka bir şey yapamıyordu:

“Ana üzülme. Alnımıza böyle yazılmış. Yeter ki sen üzülme. Allah’ın dediği olur.”

“Destanlaşan Ülkücü Hareket - Şehitler Ölmez” isimli kitapta, Cengiz Baktemur’un annesi bakın oğlunu nasıl anlatıyor:

“O öyle bir evlattı ki idam edileceği günü bildiği halde ’Ana yeter ki sen üzülme, alnımıza böyle yazılmış’ diye konuşup beni teskin etmeye çalışırdı, yüzlerce mektubu geldi ama hiç birinde isyan yoktu... Gittiği yolun hak yolu olduğunu yazardı ve bize üzülmememizi söylerdi. Öyle söylerdi ama ana yüreği bu, nasıl dayansın ki, her ziyaret sonrası eve gelir ağlardım... Düşünsenize, doğurup büyüttüğünüz, sütünüzle belli bir zamana getirdiğiniz evladınız ipe gidiyor. Benim oğlumun idamlık olacak bir şeyi olmadı. Ama onu aldılar elimizden... Allah onları kahretsin... Bilmiyorum daha ne denilebilir ki? Oğlumun yanına her hafta giderdim. İhtilalin ilk aylarında görüşemedik ama biraz zaman geçtikten sonra görüşler başladı. Her görüşte ana sakın ağlama, ben suçsuzum derdi. Bir gün yine ziyaretine gittim. Yeni askerler ve gardiyanlar gelmişti. Beni içeri almak istemediler. Yalvardım, yakardım ama söz dinletemiyordum. O sırada kendimi kaybedip feryat figan bağırmış, ağlamışım. Oğlum benim sesimi duyup, ’benim anamın sesi bu, ne olur onu içeri alın’ demiş ve nice yalvarmadan sonra içeri girdim, oğlumla karşılaştığımda ’ana sen niye öyle ağlıyorsun, sakın ağlama, Peygamberler bile çile çekmiş, bizim de çekeceğimiz çile varmış’ diye konuştu. Yine böyle bir görüş günüydü. Henüz idam kararı çıkmamıştı. Bu görüşmeden 26 gün sonra yavrum idam edildi.”

Her evlat gibi Cengiz Baktemur de anasını çok seviyordu. İdam edilmesine bir gün kala kaleme aldığı şiirde anasına şöyle sesleniyordu:

 ANA

Ana beni böyle attılar karanlığa

Hiçbir ışık görmedi şu gözlerim

Ana ne gün çıkarım aydınlığa

Ana duyulur mu acep sözlerim

Ana duyulur mu acep sözlerim

Ana bura karanlık insan görünmüyor

Cop izleri oluk oldu böğrüme

Ölsem diye yalvarsak da ölünmüyor

Nasıl geri kavuşurum dünüme

Ana beni asarlarsa sakın üzülme

Al eline Kuran-ı divanlara dur

Doğanşehir boylarında süzülme

Al eline imanı kâfirlere savur

Ana gardaşlarım beni hep ansın

Dualarını kabrimde toprağa savursunlar

Ana sen canan değil cansın,

Allah yolunda beni urganda bulsunlar.

 ŞEHİT ALİ BÜLENT ORKAN

( 13 Ağustos 1982 )

Abdurrahim Karakoç bir şiirinde gönül verilen ülküyü ve ülkücüyü şöyle anlatır:

 “Bu ülkü candadır, sokakta yatmaz

Güneştir, bir doğdu, bir daha batmaz

Menfaat uğruna kimseyi satmaz

Bir güzel ülküdür gönül verdiğim.”

Bir güzel ülküye gönül veren, verdiği gönlü canı pahasına kimseye satmayan nice yiğitler gördü bu topraklar.

Bu asil milletin çocukları İslamiyet’le tanıştıktan sonra şehitler kervanına binlerce milyonlarca kişiyi kazandırdı. Kazandırdı diyorum, zira şehit kazanılan bir üstün değerdir.

Sadece tarihte değil, yakın tarihimizde de şehitler kervanına katılanlar her zaman var oldu. İnandığı değerler uğruna canını hiçe sayan yiğitleri yakın tarihimizde de çok gördük.

Bu yiğitlerden biri de 12 Eylül cellâtları tarafından idam edilerek şehit edilen Ali Bülent Orkan’dı.

Aslen Köroğlu’nun memleketi olan Bolu’nun Mudurnu ilçesindendi Ali Bülent. Ancak rızık peşinde koşmak onu ailesiyle birlikte Ankara’nın Etlik-Aşağı Eğlence semtine getirmişti.

Ülkenin içinde bulunduğu kaos ortamını gören Ali Bülent Orkan, ülkesi için bir şeyler yapması gerektiğine inanıyordu. Okuyup memleketine hayırlı bir evlat olacaktı. Ancak malı sıkıntılar sebebiyle gündüzleri çalışıyor ve akşamları da İncirli Lisesi’nde gece bölümünde okuyordu.

Vatanına göz koşmuş komünistlerin yaptıklarına karşı sessiz kalamazdı. Vatanını ve milletini seviyordu. Bu duygular onu ülkücü gençlerle tanışmasına sebep oldu.

Artık Ali Bülent Orkan bir ülkücüydü. Ülkücülüğün bu ülkenin geleceği için tek teminat olduğuna inanıyordu. Gittiği ocakta ağabeyleri ona ülkücü yeminini ettirmişlerdi.

“Allah’a, Kur’an’a, Vatana, Bayrağa yemin olsun. Şehitlerim, Gazilerim emin olsun. Ülkücü Türk Gençliği olarak, Komünizme, Siyonizm’e, Kapitalizme, Faşizme ve her türlü emperyalizme karşı mücadelemiz sürecektir. Mücadelemiz son nefer, son nefes, son damla kana kadardır.” Demişti.

Ali Bülent Orkan, yeminine sadık kaldı. Ülkücü mücadelenin hakkını vermek için canla başla çalışıyordu.

Bu hengâme içerisinde bazı olaylardan dolayı tutuklanarak Mamak Askeri cezaevine gönderilmişti.

Mamak ülkücüler için daima hatırlanması gereken bir cezaevidir. Zira 12 Eylül’ün darbeci generalleri Mamak askeri cezaevini adeta bir işkence haneye çevirmişlerdi. Ülkücülere yönelik yapmadıkları işkence kalmamıştı.

12 Eylül 1980 askeri darbesi sonrası cezaevlerinde yapılan işkencelere şahit olan Tabip Binbaşı Selim Kaptanoğlu, Mamak gibi işkence hanelerde iki kişinin kalacağı hücrelere dört kişinin konulduğunu belirterek, “Tutuklulardan ikisi yatağında yatarken biri tuvalette diğeri de ayakta bekliyordu.” açıklamasını yapmıştı.

Mamak Askeri Cezaevi Müdürü Raci Tetik’ti ve işkencecilerin başıydı. İnsanlıktan nasiplenmemiş bu alçak koğuşlara köpeklerle giriyor ve ülkücülere akla hayale gelmedik işkenceler yaptırıyordu.

 Mamak’taki Akıl Almaz İşkence Metotları

O günlerde Mamak Askeri Cezaevinde yapılan işkenceleri şöyle özetlemek mümkün:

Falaka: Yaygın ve sürekli kullanıldı. Ayak tabanı, ellerin içi gibi vücudun kaslı bölümlerine kalas, cop, zincir, saz sapı, pik demir vb. vurularak gerçekleştirilirdi.

Köpek saldırtma: Tutuklu çırılçıplak soyulur, kurt köpeği üzerine saldırılırdı. Köpeğin ilk kaptığı yer bacak arası olurdu.

Zincir: 20-25 metre uzunluğundaki zincirin uçları iki tutuklunun boynuna bağlanır, tutuklular sırt sırta verdirilerek ters yönde hızla itilir. Tutuklu tek ayağından zincire bağlanır, bu zincir yüksek bir yere asılır, tutuklu bayılıncaya kadar askıda kalırdı.

Ayaktan asma (Tepe): 50-60 kişi havalandırmaya alınırdı. Gardiyan “tepe ol” komutu verince tüm tutuklular üst üste bindikten sonra, bir tutuklu da üst üste yatan tutukluların üstüne çıkar, İstiklal Marşı'nın on kıtası okutulurdu.

Kule: Havalandırmaya çıkan tutuklular altı kişilik daire oluştururlardı. Bunların üzerine 3-4 kat olacak biçimde tutuklular çıkarıldıktan sonra, gardiyanın “yıkıl” komutuyla kule oluşturan tutuklular kendini yere bırakır ve böylece tutukluların değişik yerlerinde kırılma, incinme ve çıkık olurdu.

Sehpa: Tutuklu gece koğuştan alınıp koğuş koridorunda gardiyan ve subaylardan mizansen olarak oluşturulan bir mahkemede sorgulanırdı. Mahkeme, tutukluyu idam cezasına çarptırır, ikinci katın merdiven kenarlığına bir ip geçirilip ipin ucuna tutuklunun boyun kemiğini kırmayacak düzeyde kalın bezden bir ilmik takılır, tutuklunun boynu bu ilmiğe geçirilir ve temsili infaz gerçekleştirilirdi. Tutuklu tam boğulacağı sırada ip açılırdı.

Lağıma sokma: Tecrit bölümünün alt katındaki bazı tuvaletlerin delikleri tıkanır. Hücrelerin pisliği ve lağım suları burada biriktirilir, diz boyu kadar oluşturulan pisliğin içine tutuklu atılır ve pislik yedirilirdi.

Hastane: Hastanede de cezaevindeki kurallar geçerliydi. Hasta, tuvalete götürülmez, yatakta da hazır ol vaziyetinde yatardı.

 Ali Bülent Orkan da İşkenceden Nasibini(!) Aldı

Mamak işkencelerinden Ali Bülent Orkan da nasibini almıştı. 1980 öncesi meydana gelen bazı olaylardan dolayı yargılandığı 12 Eylül darbe mahkemeleri Ali Bülent Orkan’ı idama mahkûm etmişti.

Ali Bülent Orkan Mamak öncesinde de emniyette işkencelere maruz kalmıştı. Buralarda nasıl bir işkence gördüğünü Remzi Çayır “Onlar Diridirler” isimli kitabında bir gardiyan ağzıyla şöyle anlatıyordu:

 “Ali Bülent Orkan cezaevine gelmezden önce emniyette uzun süre kalmış. Ne olduysa orada olmuş. Günahları boyunlarına çok eziyet etmişler. Akla gelmedik kılıklara sokmuşlar. İnsanın hafızasının almayacağı yollarda yürütmüşler. Demek akıl dayanmadı, tahammül sınırı çatladı, beyin iflas etti. Şimdi biraz akıllı. İlk geldiğinde zır deliydi valla. Otur dersin oturmaz, kalk dersin kalkmaz. İsmini bile zor söylettik. Bir yeri imza atması gerekiyordu. Dilimizde tüy bitti, imza atmadı. Hele gözlerini görecektiniz. Fıldır fıldır oynuyordu. Hücrede eğitim yaptırmaya kalktılar. Milleti duymuyor ki... Hep gözlerinin beyazı ile bakıyor insanların yüzüne. İdam alırken bile kafası yerinde değildi. Biz diyorduk ki, deli raporu verirler, salıverirler. İlk celsede aldı idamı, hemen de onaylandı.”

12 Eylül darbesinin başı katil Kenan Evren ve cuntacı arkadaşları Ali Bülent Orkan’ın da idamına elleri titremeyerek imza atmışlardı. Cezası tasdik olduğu için Ali Bülent Orkan tek başına bir hücreye alınmış ve idamını bekliyordu.

12 Eylül cellâtları Ali Bülent Orkan’ı kapatıldığı Mamak Askeri Cezaevi’ndeki ölüm hücresinden 13 Ağustos 1982 günü sabaha karşı alarak Ankara Merkez Kapalı Cezaevi’ne götürdüler. Aynı gün burada kurulan infaz bahçesinde sabaha karşı asılarak şehit edildi.

Ali Bülent Orkan’ın avukatlığını yapan Şevket Can Özbay, “Destanlaşan Ülkücü Hareket” isimli kitapta sağlık sorunları bulunan Ali Bülent Orkan’ın idam edilmemesi için çok mücadele ettiğini belirterek o günleri şöyle aktarıyor:

 “Ali Bülent Orkan’ın kurtarmak için dönemin Adalet Bakanı Cevdet Menteş’in evini gece 24.00’da kapısını zorla kırarak bastım. Başında takke, üstünde geceliği ile karşıma aldım. Müvekkilimin sağlık sorunları olduğunu, asılamayacağını anlattım. Önce kızdı, epey münakaşa ettik fakat beni dinleyince ikna oldu. Kalktı, giyindi, beraber Adalet Bakanlığı’na gittik. Orada bana idamı durduracağına dair söz verdi. Eğer o idam dursaydı, diğerleri de dururdu. Ama daha sonra Kenan Evren’le görüştükten sonra sözünde durmadı.”

Avukatı Şevket Can Özbay, kitapta Orkan’ın idamını da şöyle anlatıyor:

“O gün akşama kadar birilerine ulaşıp idamı engellerim diye koşuşturdum. Ama herkes benden kaçıyordu. Son anda beni aradılar. Kardeşimle birlikte bir arabaya atlayıp Ulucanlar Cezaevi’ne gittik. Önce tüylerim ürperdi. Çünkü ambulans ve içinde bir tabut gördüm. ‘Acaba biz gelmeden astılar mı?’ diye korktum. Sonra baktım ki, cezaevi avlusunda darağacı hazırlanıyor. İçeri girdim. Orkan, çok şık giyinmişti. Çakı gibi olmuştu. Doktorlar ona, ‘Başın ağrıyor mu, midende bir sorun var mı, boğazın ağrıyor mu?’ diye sorular soruyorlardı. O ise sağlık sorunları olmasına rağmen hepsine ’hayır’ diye yanıt veriyordu.

Doktorlar, ‘Peki bu soruları niye sorduğumuzu merak etmiyor musun?’ deyince, ‘Sohbet için olmadığını biliyorum herhalde. Beni idam edeceksiniz. Ama merak etmeyin turp gibiyim. Hepinizden sağlıklıyım’ yanıtını verdi.

Sonra imamla tövbe duası okudu, namaz kıldı, abdest aldı. Bana ’Arkadaşlarıma, anneme çok selam söyleyin. Düğüne çıkar gibi olduğumu söyleyin’ dedi. Sonra oturdu bana son bir mektup yazdı. Ama onu bana vermediler. Halen de vermiş değiller. Orada işlediği iddia edilen suç ile ilgili çok önemli şeyler olduğunu düşünüyorum. Sonra bir nara attı ve ‘Avukatımı öpebilir miyim?’ dedi. İzin verdiler. Beni alnımdan öptü. Sonra beyaz önlüğü giydi. Cellâdı kabul etmedi. Boynuna ilmiği kendisi geçirdi ve hemen tabureyi tekmeledi. O yüzden ölümü çok gecikti. Ben karşısına geçtim, halen sağdı. ’İçinden Ayet el Kürsü’yü oku’ dedim. Ben sesli okudum, o dudaklarını kıpırdatarak okudu.”

Avukatı Şevket Can Özbay, www.yusufiye.net isimli ülkücü sitede de Ali Bülent Orkan ile ilgili bir makale kaleme almış ve 30 bin kişinin katili Abdullah Öcalan’ı asmayan zihniyetin Ali Bülent gibi yiğitlere nasıl kıydığını şöyle izah etmişti:

“Son yolculuğuna uğurladığım, ipte çırpınıp can çekişirken karşısında dimdik durup, Ayet el-kürsü okuduğum, o anda bile dudaklarıyla dualar mırıldanan ve gülümseyen gözleriyle benimle ve bu dünyayla vedalaşan, ruhunu teslim ettikten sonra ipi kesildiğinde omuzları düşen, ellerimle tabuta yerleştirdiğim daha sonra gömüldüğü kimsesizler mezarlığındaki rastgele bir çukurdan çıkardığım bedenini şimdiki kabrine naklettiğim yiğit insan büyük dava adamı Ali Bülent Orkan..

Mezar kazıcıları sıcaktan kokmasına kesin gözüyle baktıkları naaşının nakli sırasında yüzlerine maske takarlarken ben maskesizdim. Şehit Bozkurt Ali Bülent Orkan'ın mübarek bedeninden gelen mis gibi cennet kokusunu hala unutamam.

Mert, cesur, yiğit, kahraman, gerçek ülkücü, gerçek bozkurt, müvekkilim ve ülküdaşım Ali Bülent Orkan’ı idamından bunca yıl geçmesine rağmen unutamadım. Kendisini unutmadık ve hiç bir zaman da unutmayacağız. Aziz hatırasına yazdığım kısa bir şiir...

 Güzel Günler Gelecek

Ulucanlar avlusuna sehpa kurmuşlar

Gardiyanlar, jandarmalar etrafını sarmışlar

Kollarının arkasından kelepçeyi vurdular

Beyaz önlük giydirdiler, karşısında durdular

Abdest aldı, tövbe etti, asıldı

Ulucanlar cezaevi adeta buz kesildi

Cellada el sürdürmedi, sehpaya kendi koştu

Kalbindeki Türk sevgisi, orada bile coştu

“Tanrı Türkü Korusun” diye arşı inletti

Bu narayı yere, göğe, yüreklere dinletti

İpte çırpınırken bile dualar ediyordu

Ali Bülent canını Türklüğe adıyordu

Bir Bozkurt’un idamı, tüm yürekleri yaktı

Herkesin gözlerinden ip gibi yaşlar aktı

Sanmayın ki, o öldü... Ülkücü fidan soldu

Bu ülkücü fidan şimdi koskoca çınar oldu.

Biliriz şehitler ölmez, sen de ölmedin

Canını verdin yine de taviz vermedin

Ali Bülent rahat uyu, güzel günler gelecek

Büyük Türk Milleti bir gün kıymetini bilecek

Şevket Can Özbay

 Ali Bülent Orkan’ı Cezaevi Arkadaşları Anlatıyor

Mamak Askeri Cezaevi dehşet günlerini yaşıyordu.

Komünist örgütlerin kılını bile kıpırdatamadığı bu şiddet ortamında Ülkücüler ferdi çıkışlarıyla destanlara konu olacak kutlu bir direniş ortamındaydılar... Bunun en estetik örneğini Ali Bülent Orkan göstermişti.

İdam cezası alanlar A blok Tecrit 2 Ön de bulunan 35 ve 36 numaralı hücrelere kapatılırdı ve bir kaç gün sonra da infaz... İşte 1 numaralı hücrede kaldığım bu günlerde tanıdım O nu...

Bahçeye çıkarken onun 35 numaralı ölüm hücresinin önünden geçerdik ve gözlerimizle konuşurduk. Aramızda müthiş bir dayanışma ve olağanüstü bir haberleşme örgüsü vardı.

Şer örgütlerinin azılı tetikçileri idarenin baskısına boyun bükmüş yedek gardiyanlık yaparken, Ali Bülent Orkan gibi kardeşlerimiz direnişin sembolü olmuştu. Rütbesiz Er'lere “Komutanım” diye hitap etmek mecbur ve aksi durum, ağır cezayı müeyyidelere gerekçe idi. Fakat benim Kardeşim Orkan:

-Hey asker ağa bir baksana, diye kapıda ki Yüzbaşı'ya seslenerek, mitolojik bir çıkış yapıyor ve günlük sakal tıraşının mecbur olduğu o işkence günlerinde bir haftalık sakalı ile, üç adım hücre voltası atarak, havalı havalı yürüyordu... O sanki idam mahkûmu değil de, ilahi bir celsenin hâkimiydi.

Ali Bülent Orkan, 13 Ağustos 1982 Cuma günü sabaha karşı Ankara Ulucanlar cezaevinde asılarak şehit edildi... Mübarek bedeni Ankara Karşıyaka Asri Mezarlığı’na defnedildi.

Ruhu şad makamı cennet olsun.

Beklediği an geldi, çattı, içi içine sığmıyor. Ahiret yurdunun merakı ve sırrı onu heyecana boğmuştur.

Merkez Kapalı Cezaevi'nin avlusunda yanan ampullerin şavkı bet ve nurdan nasipsiz... Bir adım ötesine ışık uzatmaktan aciz ampuller.

Uzun boy, geniş omuzlar, esmer ten, mutedil bir kalp. Yürüyor silahlar arasında...

Dünü düşünüyor., dünün mutlu, mutsuz anlarını, vakalarını, insanlarını.

Bu mahpus damında nice Müslümanlar çile doldurdular. Ve nice iman sahipleri inançları yüzünden urganda sallandılar. İskilipli Atıf Hocalar, Maşallahlar, imamlar, Mehmetler, Mehmetler.

Karanlık bir oda. Bir köşesine büzülmüş, ayakları karnına çekilmiş, nefes almakta güçlük çekiyor. Harap bir hane. Ev atadan yadigâr. Duvarlarda, tavanlarda, halılarda kan var, şehitlerin kanı. Öyle hoppadan omuz vermedi bugünlere bu yapı. Ne simalar, ne rüzgârlar, ne yağmurlar, dolular gördü.

Evin dört yanı çevrilmiş. Yılanlar, çıyanlar, sıçanlar sıra sıra. Bu zararlı mahlûkatı izale etmek gerek. Aksi takdirde ev evlikten çıkacak, içindekiler kılık değiştirecek, hayvanlaşacaklar.

Kafası bulutların orta yerinde günlerce düşündü, aklı, görünüyordu. Önünde, arkasında, yanında, yönünde zıplayan, çağıran, zehir akıtan mahlûkatı göre göre tefekkür kapısında gözyaşları döktü.

Sonra da vardı bir karara: Teslim olmayacak, savaşacaktı.

Geçerli silahlarla ölüm dirim savaşma girdi. Vurdu, vuruldu, düştü, kalktı, süründü...

Netice: “Hayvanları Besleyenler Derneği” onu suçlu ilan etti. Sandalyelere kurulu, kurul toplandı. Sonunda karar saptandı.

Kan aktı. Kanı hayvanatlar şarap sanıp kadehlere doldurdular ve şerefe kadeh kaldırdılar.

Görevli soruyor: “Son bir arzun var mı?”

O gülüyor, gözleri sonbaharın ilk turfandası olan üzüm tanesinin berraklığı ve parlaklığında...

Görevli kızdı:

“Arzunu sordum, sen gülüyorsun!”

Cevabı:

“Beni öldü bileceklere gülüyorum. Temizim, pakım, Allah'ıma kavuşuyorum. Daha ne isteyeceğim? Hazırım ben.”

Son sözün de mi yok? Yani annene, babana..

Kafası dik, göğsü çıkık, ağzı yarım açık:

“Vazifemizi yaptığımıza inanıyoruz. Ülkücünün kadir ve kıymeti ve ülkücünün nişanı pek yakındır. Bu hakikati bütün insanlığa duyurunuz. İstediğim bu!”

Bütün kafaların içinde dumanı kovuyor. Böylesi laflar da neyin sesi? Ölüme giden bir insan bu kadar metin, bu kadar serbest olabilir mi? Bu insana bu kuvveti veren kimdir, nerededir?

Kafalardaki sual bu!

Karar yüzüne karşı okundu. Emir verildi:

“Girin kollarına!”

Aniden geri döndü. Kızgın bir yüzü, çakmak çakmak gözleri...

“Lüzum yoktur. Düğünüme gidecek kadar güçlüyüm, kuvvetliyim.”

Durmuş kalpler, kar yağıyor lapa lapa. Rüzgârın uğultusu keşfi güç nağmeler türetti.
Korkunun yerini merak ve şaşkınlık almış. Kalplerde tekdir duygusu...

Allah'ın ayeti her yerde: “Allah yolunda ölenlere cennet vaat edilmiştir...”

Ağlayanlar var. Yüzünü başka yönlere çevirenler var.

Kalpleri kütük kütük yananlar var. Vakarlı duruşu ile onlara haykırıyor, Ali Bülent:

“Ağlamayın, ben yeniden doğuyorum!”

Bu denli soğukkanlılık, bu denli itidal ve cesaret görülmüş şey değil.

Boynunda ip, ağzında imanı tasdik:

“Eşhedü En Lailahe İllallah ve Eşhedü Enne Muhammeden Abduhu ve Resuluhu”

Şehitler ölmez, vatan bölünmez.

Bir yıldız kaydı gökyüzünden, diğer yıldızlar titreşimde.

Gökyüzünde bir tek parça bulut dahi yok. Lakin gökyüzü gürül gürül gürüldemekte. Ayın peçesi açılmış, ay kızgın!

Ağladı yıldızlar, sızladı ay!

Raporu tanzim eden eller titriyor, bir yıldızın, kayan bir şehidin cesaretinden...

Korkmuşlar.

Hikmeti istikbalde.

Gözlerinizi ileriye dikin. Şayet gözler yaşarmamışsa, derim ki, herkes akıttığı yaşların diyetini ödesin!

Ödemeli!

Başka bir yol yok. Felaha kavuşmanın yolu BİR Kurtuluş BİR de...

Naaşı, maaşlı ellerde. Onlar bile korkuyorlar...

Toprağa değil, ahiret yurduna göçtü Ali Bülent...

 

Kaynak: MARMARA HABER