Bugün binlerce insanın ziyaret ettiği, Kırkpınar güreşlerinin heyecanına tanıklık eden bu topraklar...

Bir zamanlar, insanlık tarihinin en acı sahnelerinden birine şahit oldu.

Burası Edirne'nin Sarayiçi bölgesi...

Ve bu topraklarda, bir dönem insanlar hayatta kalabilmek için ağaçların kabuklarını yemek zorunda kaldı!

Takvimler 1912 yılını gösteriyordu.

Balkan Savaşları başlamış, Osmanlı Devleti tarihinin en ağır dönemlerinden birine girmişti.

Bir zamanlar Osmanlı'ya başkentlik yapan Edirne, düşman kuvvetlerinin kuşatması altındaydı.

Trakyalılar Trakya'yı tanıyor mu?
Trakyalılar Trakya'yı tanıyor mu?
İçeriği Görüntüle

Şehrin savunmasını üstlenen Mehmet Şükrü Paşa ve askerleri, bütün imkânsızlıklara rağmen direniyordu.

Günler haftaları, haftalar ayları kovaladı.

Erzak tükeniyor, açlık büyüyor, hastalıklar yayılıyordu.

Ancak Edirne teslim olmuyordu.

Tam 155 gün boyunca sürdü bu büyük direniş.

Ve 26 Mart 1913...

Edirne için tarihin en karanlık günlerinden biri yaşandı.

Şehir, Bulgar ve Sırp kuvvetlerine teslim olmak zorunda kaldı.

Fakat asıl büyük felaket, silahların susmasının ardından başladı.

Esir alınan binlerce Osmanlı askeri, Tunca Nehri'nin çevrelediği Sarayiçi bölgesine toplandı.

Bir zamanlar padişahların gezindiği, avlandığı, dinlendiği bu topraklar...

Şimdi binlerce askerin açlıkla, soğukla ve ölümle mücadele ettiği bir esaret alanına dönüşmüştü.

Üzerlerinde yeterli giysi yoktu.

Başlarını sokacakları bir barınakları yoktu.

Ve en önemlisi...

Yiyecekleri yoktu!

Günler geçtikçe açlık dayanılmaz bir hâl aldı.

Öyle ki askerler, hayatta kalabilmek için ağaçların kabuklarını koparıp yemeye başladı.

Evet, yanlış duymadınız...

Bir lokma ekmek bulamayan insanlar, ağaç kabuklarıyla karınlarını doyurmaya çalışıyordu.

O günlere tanıklık eden Edirneli Hafız Rakım Ertür'ün anılarında da bu korkunç açlık anlatılıyordu.

Sarayiçi'ndeki ağaçlar, yalnızca doğanın değil, insanlığın yaşadığı büyük bir dramın da sessiz tanıklarıydı.

Ama felaket açlıkla sınırlı kalmadı.

Kolera ve dizanteri gibi salgın hastalıklar esirlerin arasında yayıldı.

Soğuk, kötü yaşam koşulları ve yetersiz beslenme, her geçen gün daha fazla can aldı.

Tarihî kaynaklar, Sarayiçi'nde binlerce Osmanlı askerinin hayatını kaybettiğini ortaya koyuyor.

Kimileri cephede kurşunlara karşı direnmişti.

Kimileri aylarca Edirne surlarını savunmuştu.

Ama şimdi, savaş meydanında değil...

Açlıkla ve hastalıkla mücadele ederken hayatlarını kaybediyorlardı.

Üstelik bu acı, yalnızca Sarayiçi'yle sınırlı kalmadı.

Hayatta kalan esirlerin bir bölümü, daha sonra Bulgaristan'daki esir kamplarına götürüldü.

Edirne ise aylar boyunca işgal altında kaldı.

Nihayet 21 Temmuz 1913'te, Osmanlı kuvvetleri şehre yeniden girdi.

Edirne kurtarılmıştı.

Ancak geride, silinmesi mümkün olmayan acılar kalmıştı.

Bugün Sarayiçi'nde yükselen ağaçlar, üzerinden bir asırdan fazla zaman geçen o günlerin hatırasını taşıyor.

Bir zamanlar kabuklarına aç ellerin uzandığı bu ağaçlar...

Şimdi bize, savaşın yalnızca cephede yaşanmadığını hatırlatıyor.

Çünkü bazı savaşlar, silahlar sustuktan sonra da can almaya devam ediyor.

Ve bazı acılar vardır...

Üzerinden yüz yıl değil, bin yıl geçse de unutulmamalıdır.

Edirne'nin Sarayiçi bölgesi, işte böyle bir tarihin sessiz tanığıdır.

Bir şehrin direnişinin...

Binlerce askerin esaretinin...

Ve bir lokma ekmeğe hasret kalan insanların unutulmaması gereken hikâyesinin...

Evet...

Bu topraklar sadece bir coğrafya değil.

Her ağacı, her taşı, her sokağı bir şey anlatıyor aslında.

Biz duyarsak anlatıyor.

Belki yanından her gün geçtiğimiz bir yer, belki de hiç dikkat etmediğimiz bir ağaç, bir zamanlar bir insanın son umuduydu.

Unutulmasın diye anlatmaya devam edeceğiz.

Bir sonraki 'Trakya'nın Unutulan Hikayesi'nde buluşmak üzere.

Muhabir: Ali Serter ESİRCİ