“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.”(Bakara, 154)
“Allah yolunda şehit olanlara ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Kendilerine her zaman rızk verilir. Onlarda azap olunmak korkusu yoktur. Nimetlerden mahrum kalmak üzüntüsü de yoktur.”(Âl-i İmrân, 169),

Yukarıdaki ayetlerde, Allah yolunda öldürülenlere ölü denmemesini, çünkü onların diri ve Rableri katında rızıklanmakta oldukları, fakat insanların bunu fark edemedikleri bildirilmektedir.
Şehit, Arapça bir kelimedir. Şehit kelimesi, hayatı imana şahit kılmak demektir. Hayatını imanına şahit kılanlar, ölümünü de imanına şahit kılarlarsa onlara şehit denilmiştir. Aslında şehit; şahitlikten bir mübalağa ile ismi faildir. Dolayısıyla da buradaki şehadet imana hayatı şahit kılmak manasına gelir. Onun içinde şehitlik, dini, bir kavramdır. Kur’an’ın şehit demediği birine şehit denilmesi Kur’an’a göre de caiz değildir.
Allah yolunda öldürülenler, ruhi hayatın en yücesine erdirilirler. O ebedî zevk ve huzur içinde yaşayan insanlara ölü demek doğru değildir. Onlar, ölümün geldiği beden giysisini atmış, katıksız, saf, ölümsüz hayata kavuşmuşlardır. Ama basiretleri (gönül gözleri) kapalı olan dünyalılar, onların o saf, ölümsüz hayatlarının, ruhani zevk ve lezzetlerinin farkında değillerdir.
Allah yolunda öldürülen kimseler, amellerin en güzelini işlemişlerdir. Onlar, Allah'ın en fazla sevdiği işi yapmış, canlarını Allah uğruna feda etmişlerdir. Yoluna can feda eden bu insanları Yüce Allah, iyi kullarının arasına katacak, manevi derecelerin en yükseklerine çıkaracak, cennet bahçelerinde yaşatacak, huzurunda, akıl ve hayale gelmeyecek nimetlere nail eyleyecektir.
Allah yolunda cihat, ibadetlerin en üstünüdür. Cihat eden Müslüman, ya şehit olur, ya gazi olur. İkisi de İslam tarafından yüksek rütbe olarak kabul edilmiştir. Hele şehitlik mertebesi, mertebelerin en yücesidir. Peygamberlikten sonra en makbul seviye, şehitlik mertebesidir. Bundan dolayı Ashab-ı Kiram, şehit olmak için can atarlardı.
Mü'minler, her şeyden önce Allah'ın emri olduğu için cihat edip savaşırlar. Onlar için bu yolda şehit olmak, büyük bir şereftir. Şehitliği arzu eden, dolayısıyla ölümden korkmayan insanı hiçbir silah, hiçbir düşman korkutamaz.
Şehitlik, ilimle, yaşayışla, adaletle Hakka şahitlik olduğundan, bunun bir göstergesi olarak Allah yolunda cihatla canını vermeye de şehadet denmiş ve bu şekilde canlarını feda edenlere de şehit adı verilmiştir. Doğru olduğuna inandığı şey için kişinin hayatını feda etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir.
Şehadet dışındaki bütün ölümler, insanların hayatında pek etki bırakmaz. Başlangıçta biraz tesirleri olsa da bu etkileri kısa bir süre içerisinde kaybolur. Fakat şehadet öyle değildir. Şehidin bu dünyadan öbür dünyaya göçü asla unutulmaz. Şehitler tarih sayfalarına gömülüp kalmazlar. Çünkü şehitler, bütün bir insanlık için Allah yolunda giriştiği mücadele ve şehadetiyle destanlar yazmışlardır.
Şehitler, topluma can vermek, kan vermek, ışık tutmak, nur saçmak, hayat vermek için kendilerini feda ederler.
Şehitler, kalp gibidir; toplumun kurumuş damarlarına kendi kanlarını ulaştırırlar. Müslümanlara yeniden dinlerine ve kendilerine inanıp güvenme duygusu kazandırırlar.
Şehit; kötülüklerin, zulümlerin ve şeytanî güçlerin ortadan kalkması ve insanların mutluluğa kavuşmaları için canını ortaya koyarak kelle koltukta mücadele eder. Böylelikle Müslümanların kalplerinde taht kurar. Müslümanların şeytani güçler karşısındaki mücadelelerine ivme kazandırır. Müslümanlar, tarihin hangi devrinde olursa olsun, şehidi asla unutmamışlardır ve unutamazlar.
Müslüman, şehit olmakla, “Ben, öyle bir dünya nizamına ve öyle bir hayat telâkkisine sahibim ki, onun bütün insanlar içinde tek kurtuluş yolu olduğuna inanıyorum ve sadece kendi hayatımı bu inanca göre düzene sokmak için değil; bütün insanların da bu anlayış içinde yaşayabilmesi için, bu yolda hatta dünya hayatından geçmeyi göze alıyorum. Evet, yaşamak için benimsediğim hayat yolu, öyle bir yoldur ki, onun uğrunda ölebiliyorum.” der. Böyle bir anlayış içinde olan insanın dünya hayatını feda edebilmesi bir kayıp değil; bir kazançtır.
İnsanlara hidayet yollarını göstermek ve insan gibi yaşamasını sağlamak için Allah tarafından gönderilen İslâm dini, itikadından ibadetine, ahlakından muamelatına ve oradan da hayatın her alanına uzanan düsturlarıyla bir hayat nizamıdır. Bu açıdan, gelirken hayata ait bütün alanları kuşatan prensipleriyle gelmiştir. İslâmiyet’i hakkıyla anlamak ve yaşamak hayata ait bu ilkeleri iyi anlamaya bağlıdır ki; bu da İslâmî terminolojiye vakıf olmaktan geçer. Yani İslâm dininin hayata aktarabilmenin en sağlıklı yolu, onun getirdiği kavramları izah ettiği şekilde anlamaya ve yaşamaya bağlıdır.
Kavramların İslâm’a uygun anlaşılması ve uygulanması insanlara huzur verirken, yanlış anlaşılması veya yanlış yorumlanması, ciddi problemleri beraberinde getirdiğinin tarih içinde örnekleri çoktur.
İslâm’a ait kavramları en iyi anlamanın yolu, temel kaynağımız Kur’an-ı Kerim’e müracaat etmek ve onun pratikteki yaşayıcısı olan Resule bakarak örnek almaktır. Kur’an ve Sünnetin açıklık getirmediği meselelerde de, âlimlerimizin Kur’an ve sünnet eksenli değerlendirmeleri geçerlidir. Bunun dışındaki değerlendirme, açıklama ve yorumlar ise İslâm’ı bağlamaz.
Zikredilen anlamda tarih içerisinde yanlış anlaşılan ve yorumlanan birçok kavram mevcuttur ki, bunlardan biri de “Şehit, Şehitlik” kavramlarıdır. Öyle ki, yapılan yanlış yorumlar sebebiyle özellikle günümüzde, “Basın şehidi, devrim şehidi, cumhuriyet şehidi vb.” ne olduğu ve içinin ne ile doldurulduğu belli olmayan İslâm dışı kavramlar türemiştir. Hâlbuki şehitlik İslâm’a ait bir kavramdır ve kimlerin şehit olacağı, Kur’an ve sünnette açık bir biçimde ortaya konmuştur.
HAYAT ANCAK DİN İÇİN FEDA EDİLİR!
Şehit olmak, herkese nasip olmayan büyük bir şereftir ve mü’minler için kavuşulması en yüksek makamlardan biridir. Tarih boyunca çok sayıda insanlar, Allah’ın adını yüceltmek ve emrini hâkim kılmak için canını verip şehitlik makamına yükselmişlerdir. Bu anlamda bizim tarihimize bir “Şehitler tarihi” demek asla yanlış olmaz. Güzel bir şekilde yaşamak, ondan sonra Allah yolunda, rızası için şehit olmak, her mü’min’in hayal ettiği bir mutluluktur.
Ancak kim kendi ölüsüne ne isim verirse versin, Kur’an ve sünnette belirtilen ölçülerin dışında, yani Allah rızasının dışında ölenlerin İslâmî anlamda şehit olmadıkları açıktır. Bunun en açık örneklerinden biri, bizzat Uhut Savaşı’nda çok kahramanlıklar göstererek ölmesine rağmen, şehit olmadığı bizzat Resulullah tarafından açıklanan Kuzman hadisesidir.
Kuzman hadisesinin Müslümanlara gösterdiği gerçek ders şudur:
Uhut Savaşı sırasında Resul-i Ekrem mübarek ellerindeki kılıcını yukarıya kaldırarak, “Hakkını eda etmek şartıyla bu kılıcı kim alır?” buyurdu. Kavurucu sıcağın kızgın bir kül haline getirdiği kumlardan ayaklarını korumak için elbiselerinin parçalarını taban altlarına saran dostları hep bir ağızdan:
- Ben... Ben... diye ellerini uzattılar...
Kılıç üzerinde şu yazı vardı: “Korkaklıkta utanç, ileri atılmakta şeref ve itibar vardır; hâlbuki insan korkmakla kaderden kurtulamaz.”
Ebu Dücane isimli kahraman da bu yazıyı okuyarak, manasını düşünmekle meşguldü. Hemen sordu:
- Bu kılıcın hakkı nedir?
- Bu kılıcın hakkı, iki kat olup, kırılıncaya kadar düşmana çalmaktır.
- O şartla kabul ediyorum..
Allah’ın Resulü, sesinin bir bölük asker kadar heybetli olduğunu söylediği Ebu Dücane’ye mübarek kılıçlarını teslim buyurdular. Ebu Dücane Hazretleri, Resul-i Ekrem’in kılıcını alır almaz biraz ötede saf halindeki müşrik ordusuna doğru mağrur ve mütekebbir bir tavırla yürümeye başladı. Başına bir de renkli sarık sarmıştı. Bunu, ya şehit olmak yahut da zaferi kazanmak azmiyle sarmak âdetti.
Ebu Dücane’nin düşman saflarına doğru çalımlı çalımlı yürüyüşü karşısında Resul-i Ekrem, “Bu yürüyüş ancak bu makamda ve din düşmanına karşı olduğundan Allah gazap vermez.” buyurdu.
Bu arada Uhut Savaşı’na katılan Kuzman adında biri Ebu Dücane’den hiç geri kalmayacak derecede kahramanlık ve şecaat gösteriyordu. Ancak ne zaman Kuzman’ın ismi geçse, Resulullah onun için, “Kuzman Cehennemliktir” buyuruyorlardı.
Kuzman, Kureyş kâfirlerine karşı canını dişine takmış dövüşüyor ve karşısına çıkanın canını cehenneme yolluyordu.
Şaşırtıcı bir gayretle dövüşen ve yedi kâfiri katleden Kuzman sonunda ağır yaralandı. Katade bin Numan, yanına yaklaşacak kadar imkân bulunca, “Cihadın mübarek olsun ya Kuzman, küffarla ne güzel dövüştün? İnşallah şehit olursun” dedi.

Ama Kuzman’dan aldığı cevap karşısında hayrette kaldı:
“Benim aklımdan şehitlik rütbesi diye bir şey geçmiyor; dinin müdafaası ise onu hiç düşünmüyorum. Ben ancak düşmanın Medine hurmalıklarına vereceği zarardan korktum, bir de beni evde gören kadınlar başıma bir örtü atarak sen madem Uhut harbine iştirak etmiyorsun, o halde başına bunu örterek köşede otur da erkek sanmayalım, diye hakaret ettiler, onun için geldim.”
Bunları söyledikten sonra yaralarından dolayı yaşamaktan ümidini kesen Kuzman, kılıcını karnına saplayıp intihar etti.
Resul-i Ekrem Kuzman’ın ölümü üzerine, “Allah bu dini, günahkâr bir adamla da kuvvetlendirir.” buyurdu.
KUR’AN-I KERİM’DE ŞEHİTLER
İslâm’da şehit, “Allah yolunda çalışırken veya düşman saldırdığında; dinini, milletini, vatanını, ırz ve namusunu müdafaa ederken ölen Müslüman kişiye” verilen isimdir. Şehit ismi verilmesinin sebebi, cennetlik olduğuna şahitlik edilmiş olması, Yüce Allah’ın huzurunda yaşaması, ölümü sırasında meleklerin hazır bulunması, ruhunun doğrudan doğruya Cennet’te bulunması ve bizzat Kur’an’da ifade edildiği gibi Allah tarafından çeşitli mükâfatlarla mükâfatlandırılmış olmasındandır. Bunun için bir kimsenin şehit olabilmesinin en önemli vasfı önce Müslüman olması, sonra da Allah ’ın rızasını kazanmak için mücadele ederken öldürülmüş olması şarttır. Bu husus hem Kur’an, hem de Peygamber Efendimiz (sav)’in hadislerinde açık bir biçimde ortaya konmuştur.

Kur’an’da otuz beş dolayında “şehit” kelimesi ve yirmi civarında da, çoğulu olan “şüheda” kelimesi geçer. Şehit, aynı zamanda Yüce Allah’ın isimlerinden biridir.
Şehitlik büyük bir derecedir. Şehitler hem Allah’ın övgüsünü ve hem de Hz. Muhammed’in sevgisini kazanan bahtiyar insanlardır. Kur’an-ı Kerim zikredilen anlamda öldürülenlerin vasıflarını, “Allah yolunda şehit olanlara ölü demeyiniz. Onlar diridirler. Kendilerine her zaman rızk verilir. Onlarda azap olunmak korkusu yoktur. Nimetlerden mahrum kalmak üzüntüsü de yoktur.”(Âl-i İmran, 169), “Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, lâkin siz anlayamazsınız.” (Bakara, 154) şeklinde anlatmaktadır.
Resulullah, bu ayetlerde zikredilen şehitlerin vaziyetlerini bir hadislerinde şöyle açıklamıştır:
“Şehitlerin ruhları yeşil kuşların karnındadır. Onların arşa asılı kandilleri vardır. Diledikleri gibi cennette serbestçe dolaşır, sonra o kandillere geri dönerler. Şehitler böylece güzel güzel yiyip içip dinlenince şöyle dediler: ‘Kardeşlerimize bizden kim haber götürecek ve bildirecek ki bizler cennette dirileriz, rızıklanıyoruz? Bu haber gitmeli ki onlar cennete karşı isteksiz olmasınlar ve harpte korkak davranmasınlar!’
Allah da onlara cevaben, Sizin haberinizi ben duyuracağım’ buyurdu ve bu ayeti indirdi.”
Allah yolunda ruhunu teslim eden şehitlerin amellerinin boşa gitmeyeceği, büyük ecir ve sevap kazanacakları, Kur’an’da şöyle haber verilmiştir:
“Dünya hayatını ahiret hayatı karşılığında satarlar, Allah yolunda savaşırlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür veya galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.” (Nisa, 74),
“Allah yolunda öldürülenler (yok mu, Allah) onların yaptıkları işleri zayi etmeyecektir.” (Muhammed, 4),
“Mü’minler içinde Allah’a verdikleri sözde duran nice erler var. İşte onlardan kimi, sözünü yerine getirip o yolda canını vermiştir; kimi de (şehitliği) beklemektedir. Onlar hiçbir şekilde (sözlerini) değiştirmemişlerdir.” (Ahzab 23)




