ŞEHİT YUSUF İMAMOĞLU

 (1945 – 08 Haziran 1970)

“Gayemiz Allah’tır, önderimiz Resulullah’tır. Anayasamız Kur’an, yolumuz cihattır. En yüce temennimiz Allah yolunda şehit olmaktır.”

 

“İmamoğlu! Dinle Sana sözüm var.

Her taraf karanlık, vatan tarumar.

Maziyi unutan halden ne anlar.

Ülküyle tanışıp görüşmedikçe.”

 Ülküyle tanışan nice yiğitler ülkemizin üzerine kara bir bulut gibi çöken kızıl komünistlerin kahpece sıkılan kurşunlarıyla şehit olmuşlardır.

Haziran 1970 tarihinde İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde kızıl emperyalizmin tetikçileri tarafından şehit edilen Yusuf İmamoğlu da bu şehitler kervanının ilklerinden olmuştur.

Yusuf İmamoğlu, Bursa'nın İnegöl ilçesinde oturan Bulgaristan göçmeni bir ailenin çocuğu olarak 1945 yılında dünyaya gelmiştir. Şehit edildiği zaman İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Coğrafya Bölümü son sınıf öğrencisiydi.

İstanbul Ülkü Ocaklar Birliği'nin önde gelenlerinden olan İmamoğlu, yiğitliği, gözü pekliği ile tanınmıştı.

O ne burjuva bir ailenin sosyetik çocuğu, ne de Amerikan ve yabancı kolejlerde okuyan batı kültürüyle yetişmiş fakirlik ve fukaralık edebiyatı yapan sosyalistlerin züppe çocuğuydu. O Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen yoksul bir ailenin evladıydı.

Ülkücülerin son başbuğu Alpaslan Türkeş’in 8 Haziran 1970 tarihinde “Marmara Öğrenci Lokali”nde yaptığı konuşmada da belirttiği gibi İmamoğlu ülkücülerin ne ilk ne de son şehidi olmuştur:

“Yusuf İmamoğlu Türk İslam davasının ne ilk, ne de son şehididir. Komünistler milliyetçi bir gencimizi daha kahpece öldürdüler. Aziz şehidimiz Yusuf İmamoğlu'nun ve diğer şehitlerimizin hesabı bir gün sorulacaktır. O, Türk Milletinin sonsuza kadar intikal etmesi davasını savunan bir gençti. Davası uğrunda, vatan ve millet yolunda şehit oldu. Bizim inançlarımıza göre, o, en yüksek mertebe olan şehitlik mertebesine ulaştı. Dün benim bir Yusuf'um vardı. Bu gün hepiniz Yusuf'umsunuz. O, bu din için millet için bu vatan için öldü. O'na kurşun sıkan ellere, ona fırsat veren kafalara lanet olsun.”

Şehitler sıradan insanlar değildir. Bu yaşantılarında da kendini gösterir. Basiret sahipleri şehitlerin hayatındaki bu sırrı önceden görürler.

Yusuf İmamoğlu’nun şehit edilmesinden sonra yapılan otopsi sonucunda 36 saattir yemek yemediği ortaya çıkmış; cebinden de sadece 35 kuruş çıktığını görülmüştür.

Yusuf İmamoğlu, davasının İslam’ı yüceltme olduğunun şuurunda olan bir ülkücüdür. Âlemlere nizam vermenin önce kendi hayatına nizam vermekten geçtiğini çok iyi bildiği için hayatını namazla nizam altına sokmuştur. Zaten şehit olmadan biraz önce de okulun arka bahçesinde bulunan ağaçların altında son namazını kılmıştı.

…

Yusuf İmamoğlu’nun şehit edildiği dönemde İstanbul'daki Yüksek Öğretmen Okulu öğrencileri derslerini İstanbul Üniversitesi Fen ve Edebiyat Fakültelerinden alıyordu. Fakat bu okulda okuyan ülkücü öğrenciler o günlerde komünistlerin hâkimiyetinde olması sebebiyle okullarına giremiyorlardı. Yusuf İmamoğlu, öldürüldüğü gün fakülte girişinde karnelerini imzalatmak için okula giremeyen bazı Yüksek Öğretmen Okulu öğrencilerinin karnelerini hocalara imzalatmak için fakülteye girmişti.

Yusuf İmamoğlu, fakülteye girdikten ve belgeleri hocalara imzalattıktan sonra “Asistan Odası” olarak tabir edilen, asistanların oturduğu İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nin 339 nolu odasının kapısından çıktığı sırada bir grubun kurşunlarına hedef oldu. Yusuf İmamoğlu, aldığı kurşun yaralarına rağmen hemen ölmemiş, 23 dakika sonra can vermiştir. Bu süre içinde cinayeti işleyen grup tarafından hiç kimse yanına yaklaştırılmadığı gibi olay sebebiyle çağrılan bir ambulans da yine fakülte bahçesine sokulmamıştır.

Cinayeti işleyen grup herhangi bir müdahale ile karşılaşmadan marşlar eşliğinde fakülteden ayrılmış ve polis olay yerine ancak olaydan 1,5 saat sonra gelmiştir.

Yusuf İmamoğlu'nun öldürülmesi o dönem ülkücü kamuoyunda büyük bir tepkiye sebep olmuştur. Ülkücü basın yayın organları bu ölümün sorumlusu olarak üniversiteleri komünist şiddete teslim eden üniversite yönetimlerini ve hükümeti göstermişlerdir.

Yusuf İmamoğlu'nun cenazesi kalabalık törenle vapurla memleketi Bursa'ya gönderilmiş ve Bursa Emir Sultan Mezarlığı'na defnedilmiştir.

İmamoğlu'nun şehadetinden sonra Edebiyat Fakültesi asistanları Cumhurbaşkanı'na, Milli Güvenlik Kurulu Genel Sekreterliği'ne ve Genel Kurmay Başkanı'na aşağıdaki telgrafı çekmiştir.

“Komünist anarşistlerle, Kürtçüler bugün Edebiyat Fakültesi'ne baskın yaparak bir öğrenciyi daha şehit etmişlerdir. Yaralı öğrenci koridorda 25 dakika kanlar içinde yattığı halde silahlı zorbalar ambulansı dahi içeri bırakmamışlardır. Hocalar da odalarında kurşunların tehdidi altında iki saat mahsur kalmışlardır. Müteaddit müracaatlarımıza rağmen polis ancak silahlı mütecavizler kaçtıktan bir buçuk saat sonra gelebilmiştir. Durumu arz eder, devletin bizim can emniyetimizi sağlanmasını dileriz. Saygılarımızla.”(İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Asistanları-Haziran 1970)

Yusuf İmamoğlu’nun şehadetinin ardından Ankara Ülkü Ocakları Birliği Haziran 1970 tarihinde bir bildiri yayınlayarak ülkücülere sıkılan kahpe kurşunlar lanetlenmiştir:

“Büyük Türk Milleti!

Türk - İslam davasının yılmaz bir eri olan Yusuf'u da vurdular. Hem de kahpecesine, alçakçasına arkadan vurdular. Yusuf gençti, güzeldi, bilgiliydi ve her şeyden evvel Hak yolunun savaşçısıydı. Yusuf Allah'a inanıyordu ve Türk'tü. İşte bütün suçu buydu rahmetli kardeşimizin. Bunun içinde Türk olmayan, Allah'a inanmayan komünistler tarafından şehit edildi.

Yusuf'tan evvel tam 7 şehit verdik. Onlar canlarını vererek, vatana ve Allah'a karşı borçlarını ödediler. Ya biz ne yaptık?

Müslüman Türkoğlu düşün bunu hem de çok iyi düşün! Cevap ara, kendi kendine ver, bu sualin cevabını. Hiç olmazsa vicdanının sesini dinle!

Büyük Türk Milleti!

Sözde bağımsızlık ve demokrasiden yana olduğunu söyleyen anarşist komünist uşakların kurşunlarına hedef olan Yusuf İmamoğlu'nun suçu nedir: Türk ve Müslüman olması, Türk milletini, vatanını çok sevmesi, okuyup milletine ve vatana faydalı olabilmek arzudur.

Biz Türk Milliyetçisi Ülkücü Gençlere sıkılan bu kurşunlar aslında Türk Milletine atılmıştır. Bu anarşist çapulcuların sıktığı ilk kurşun değildir. İçindeki Türklük ve İslam ateşi alevlenmedikçe bu kurşunlar devam edecektir.” (Ankara Ülkü Ocakları Birliği-Haziran 1970)

 İmamoğlu'nun Bir Şiiri

Haydi Yiğit

Unutturacaklarmış benliğimizi,

Kundaklayacaklarmış kimliğimizi,

Yeniden göstermek için varlığımızı,

Haydi yiğit! Haydi, yeni akına!

30 yıllık kayıp dosyası mağarada çözüldü! Eşini öldürüp mağarada yaşamış
30 yıllık kayıp dosyası mağarada çözüldü! Eşini öldürüp mağarada yaşamış
İçeriği Görüntüle

Ülkümüzün cihan varsın farkına!

 

Kur'an'a rehber diye sarıldık,

Eğilmedik, düştük öldük, kırıldık,

Ne yazık düşmanı dışta bilirdik,

Haydi yiğit! Haydi, yeni akına!

Ülkümüzün cihan varsın farkına!

 

Elimizi Hak'tan yana açarak,

Zafer ışığını coşup saçarak,

Maziden atiye bir yol açarak,

Haydi yiğit! Haydi, yeni akına!

Ülkümüzün cihan varsın farkına!

 

İmamoğlu getir bu aşkı dile,

Atıver kendini şu coşkun sele,

Kim bilir kaç yürek çarpar seninle,

Haydi yiğit! Haydi, yeni akına!

Ülkümüzün cihan varsın farkına!

 

ŞEHİT SÜLEYMAN ÖZMEN
(23 Mart 1970)

“Biz, fikir ve sözlerimiz uğruna ölsek de; o fikir ve sözler, ruhlu birer vücut olarak kalacak yahut da onları kanlarımızla sulayıp canlılar, ruhlular arasında yaşatacağız.”

 Allah yolunda öldürülmek, ölümlerin en güzeli.

Adı şehadet.

Doğru olduğuna inandığı şey için kişinin hayatını feda etmesi, imanındaki ihlâsın bir göstergesidir.

Mükâfatı ise çok büyük.

Allah yolunda öldürülenler, eylemlerin en güzelini yapmışlar, her şeyden aziz ve tatlı canlarını Allah yolunda feda etmişlerdir. Yoluna can feda eden bu insanları Yüce Allah, iyi kullarının arasına katacak, manevi derecelerin en yükseklerine çıkaracak, cennet bahçelerinde yaşatacak; huzurunda, akla ve hayale gelmeyecek nimetlere erdirecektir.

İnsan, dünyada ne kadar mutlu yaşasa, yine de acılardan, ıstıraplardan tamamen uzak duramaz. Çünkü dünyanın lezzeti yanında üzüntü ve kederi de vardır. Asıl elemsiz, üzüntüsüz, tasasız yaşam, o ruhi hayattır. Allah yolunda öldürülenler, bu ruhi hayatın en yücesine erdirilirler. O ebedî zevk ve huzur içinde yaşayan insanlara “ölü” demek doğru değildir. Onlar, ölümün geldiği beden giysisini atmış, katıksız, saf, ölümsüz hayata kavuşmuşlardır. Ama basiretleri (gönül gözleri) kapalı olan dünyalılar, onların o saf, ölümsüz hayatlarının, ruhani zevk ve lezzetlerinin farkında değillerdir. Onun için şehitlik, tarih boyunca mümin insanların yük­sel­mek arzusunu taşıdığı ulvî mertebelerden biri ol­muş­tur.

Yüce Allah, övgüye laik kişilerden söz ederken, bir şeref olarak beraber olacakları kişileri şöyle saymak­tadır: “Kim Allah’a ve Resule itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine lütuflarda bulunduğu peygamberler, sıd­dıklar, şehitler ve salih kişi­lerle beraberdir. Bun­­lar ne güzel arkadaştır.” (Nisa, 69)

Peygamberler ve sıddıklarla arkadaş olmak ne güzel ve büyük mertebe.

Bu mertebeyi genç yaşında elde edenlerden biri de Süleyman Özmen’dir.

Öncü şehitlerden olan Süleyman Özmen, Çorum’un Sungurlu ilçesindendi. Ancak ailesiyle beraber İstanbul’a göçmüşlerdi. Süleyman Özmen 1948 yılında İstanbul doğdu.

Vatanı, milleti ve bayrağına adeta aşık olan Süleyman Özmen, ülkücü hareketle lise yıllarında tanıştı. Liseyi bitirmesinin ardından 1966 yılında Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesini kazanarak okula başlamıştı.

Süleyman Özmen, çevresindekiler tarafından muti, sevecen, cana yakın ve vefalı biri olarak tanınıyordu. Annesi Emine Özmen onu şöyle anlatır:

“Oğlum Süleyman yetim büyüdü; ama kendini çok iyi yetiştirdi. Tanıyanlar tarafından çok sevilirdi. İlkokulu bitirmeden Kur’an’ı hatmetmişti. Akşam karanlık çökmeden evde olurdu. Derslerini yapar, dizimin dibinde güzel sesi ile Kur’an okurdu.”

Manevi değerlerine sıkıca bağlı olan Özmen, boylu poslu, yakışıklı bir delikanlıydı. Prof. Dr. Turan Güven’in bir yazısında, Sultanahmet Camii’nde kıldıkları bir cuma namazı öncesi, Gönenli Mehmet Efendi’nin hutbesinde Özmen’in ağladığını anlatarak ondaki manevi derinliğe olan hayranlığını belirtir.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu, ülküsü uğrunda şehit olan Süleyman Özmen için mana yüklü bir şiir kaleme alır. Bu şiir bestelenerek bir marş haline getirilir ve ülkücü gençlerin dillerinde adeta bir zikir haline dönüşür.

“Öz Menem!

Onlar kabuk,

Öz Menem! 

Sen yelde savrulan kül.

Yüreklerde köz menem!  

Ülkü uğruna şehit 

Men Süleyman Özmen’em! 

 

Ne Kafkasya, ne Prut,

Şu bin yıllık anayurt! 

Kurşunlanan bir Bozkurt, 

Çıkarılan göz menem! 

 

Dinmez gönül sancımız, 

Derinleşir acımız.

Alınmazsa öcümüz 

Dövülecek diz menem!

 

Ok bir kez çıktı yaydan. 

Geçtik düğünden, toydan. 

Şimdi hep meydan meydan.

Söylenecek söz menem!

 

Bitsin bu kızıl oyun!

Açılsın bahtı ayın!

Altay' da kurultayın 

Toplandığı güz menem! 

 

Vur Bozkurt' um! Vur tilkiye. 

Vur, kurtulsun Türkiye. 

Sizi büyük ülküye,

Götürecek iz, menem!

Ülkü uğrunda şehit

Men Süleyman Özmen'em!

 Süleyman Özmen’in okuduğu yıllarda 1968 kuşağı denilen komünistler ülkeyi işgal planları yapmak isteyenlerin maşası haline gelmişti. Emirleri Rusya’dan, Çin’den, İngiltere’den alan bu maşalar yaptıkları eylemlerle ülkeyi adeta bir kan gölüne çevirmişlerdi.

Komünist çeteler üniversiteleri işgal ediyor, yurtları kurtarılmış bölge haline getiriyorlardı. 1968 yılında üniversiteler açılınca öğrenci hareketlerinin başlamış ve birçok ülkücü genç gibi, Süleyman Özmen’in okuduğu okul üzerine de karabulut gibi çöküştü.

Süleyman Özmen, bir gurup ülkücü arkadaşı ile üniversite yurtlarında barınmaya çalışır. Zengin değillerdi ki özel ev tutsunlar. Bu yurtlarda kalmaya mecburdular.

Yurtta zaman zaman çeşitli olaylar meydana gelir. Komünist çeteler ülkücüleri sıkıştırıp, zorlayıp yurttan atmayı planlamaktadırlar. Çünkü ülkücülerin varlığı onları rahatsız etmektedir. Yaşanan bir olay sebebiyle Süleyman Özmen, dört arkadaşıyla birlikte yurttan ayrılmak zorunda kalır. Zorlukla buldukları eski Ziraat Mahallesi’nde bir binaya taşınırlar.

Bir gece nafile oruç için sahura kalktıklarında kapıları şiddetle çalar. Gelen arkadaşları Yüksek Öğretmen Okulu’nda ülkücülerin komünist militanlar tarafından kuşatıldığını söyler. Bu haberi alan Süleyman ve arkadaşları tarihi Türk Ocağı binası önünde toplanırlar. Sayıları üç yüzü bulur ülkücülerin.

Süleyman Özmen, Yüksek Öğretmen Okulunda komünist militanlar tarafından sıkıştırılarak, 72 saat mahsur bırakılan ülkücü arkadaşlarına yardım edebilmek için ülküdaşlarıyla birlikte Yüksek Öğretmen Okulu'na gelir. Mahsur kalan arkadaşlarına ekmek götürmek ister. Sabaha karşı meydana gelen büyük çatışmada kızıl silahlar kan kusar. Çıkan olaylar sonunda Süleyman Özmen polislerin gözü önünde, kızıl kurşunlar tarafından sırtından vurulur.

Hastanede ameliyat edilen Süleyman Özmen, hayata tutunmaya çalışır. Bu mücadelesi ancak beş gün sürer. 23 Mart 1970 günü 22 yaşında, hayatının baharında şehitlik mertebesine çıkar.

Özmen’in vefatının ardından Ziraat Fakültesi’nde büyük bir tören yapılır. Törende bir konuşma yapan Dündar Taşer meseleyi şöyle özetler:

“Süleyman hayatının başındaydı. Ne kapitalist ne burjuvaydı. Hepimiz için öldü. Süleyman sizlersiniz. Süleyman yaşayacaktır.”

Süleyman Özmen’in cenazesi yüzlerce ülkücünün elleri üstünde Hacı Bayram Camii’ne getirilerek cenaze namazı kılınır ve cenaze İstanbul’a uğurlanır. Süleyman Özmen ülkücü hareketin ilk şehitlerindendir. Öncü şehitlerindendir.

Ülkücülerin abisi Galip Erdem ise  Süleyman Özmen’in şehadetini şöyle yorumlar:

‘’Süleyman Özmen kardeşimizi, ‘Bir gül bahçesine girercesine şu kara toprağa’ girdiği günün akşamı Dündar Taşer ağabeyimizle konuşuyorduk. Dedi ki: ‘Ne kadar üzülürsem üzüleyim ağlamak adetim değildir. Hatta annemin ölümüne bile ağlamadım. Ama bu çocuğun gidişi ağlattı beni. Törendeki konuşmamda ne dediğimi hatırlamıyorum.’ Taşer hepimizin duygularını dile getirmiştir.’’

25 Mart 1970 Salı akşamı İstanbul'a getirilen Süleyman Özmen'in tabutu önünde ülküdaşları sabaha kadar nöbet tutmuş ve Yüksek İslam Enstitü talebeleri tarafından Kur'an-ı Kerim okunmuştur.

Bu arada boş durmayan İstanbul Ülkü Ocakları Birliği elli bin adet bildiri bastırarak bütün İstanbul'da dağıtır.

Ertesi gün İstanbul Ülkü Ocakları Birliği tarafından düzenlenen cenaze merasimine katılan ülkücüler ellerinde “Bir ölür bin diriliriz, Bozkurt Süleyman ölmezdi, Süleyman'ı Çin Köpekleri öldürdü, Süleyman'ı Moskof itleri öldürdü” yazılı pankartlar taşır.

Cenaze önce Süleyman Özmen’in Sultanahmet'teki mahallesine getirilir. Burada helallik alındıktan sonra Beyazıt Camiine götürülerek on binlerce kişinin katılımıyla cenaze namazı kılınır.

Cenaze namazından sonra Süleyman Özmen’in tabutu eller üzerinde Eyüp mezarlığına götürülür ve gözyaşları içinde toprağa verilir.

Ruhu şad olsun.

 

 ŞEHİT DURSUN ÖNKUZU

 (23 Kasım 1970)

“Ölümü hayata tercih eden kimse için ölümle hayat eşittir. Peygamberimiz bize hak uğrunda ölmekten korkmamayı öğretmiştir. Hiçbir şey bizi korkutamayacaktır. Ölümü hayata tercih eden bir milletin önünde hiçbir şey duramayacaktır.” (Şehit Hasan el-Bennâ)

 

Dursun Önkuzu, ülkücü hareketin öncü şehitlerindendir. Soyadı gibi önden giden kuzudur.

Niyazi Yıldırım Gençosmanoğlu Dursun Önkuzu için yazdığı ve bestelediği şiirinde şöyle der:

 

Önkuzu hey! Önkuzu!

Önde gider Önkuzu.

Anası 'Dursun' demiş,

Durmaz, gider Önkuzu.

 

Önkuzu hey! Önkuzu!

Önde gider Önkuzu.

Bu bayrak düşmez yere,

Ölmedikçe son kuzu! ...

 

Dursun adı... Dursun adı...

O gitti, dursun adı.

Dillerde türkü olsun,

Yürekte vursun adı!

 

Önkuzu komünist katiller tarafından 23 Kasım 1970 günü, Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nun üçüncü katından aşağıya atılarak şehit edildi...

Adı Dursun’du ama durmadı adı. Şehit edilmesi türkü oldu, dillerde çalındı, gönüllere işlendi ve hala yüreklerde adı vuruyor.

Ülkücü hareket var olduğu müddetçe de Dursun Önkuzu gibi öncü şehitler hep dillerde, gönüllerde, türkülerde yaşayacaktır.

Öncü şehit Dursun Önkuzu, Anadolu’nun şirin şehri Tokat'ın Zile kazasında dünyaya geldi. Her Anadolu çocuğu gibi okumak istiyordu. Ailesi zor şartlarda Dursun’u okutmuş ve liseyi bitirmesinin ardından girdiği üniversite imtihanlarında Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nu kazanmıştı.

Daha ortaokul, lisedeyken ülkücü mücadelenin ön saflarında yer almıştı. Zile kalesinin tam karşısında Ülkü Ocakları Derneği açılmıştı. Önceleri birkaç arkadaştılar. Sonra çığ gibi büyüdü, çoğaldı ve ülkeleri, bayrakları, milli ve manevi değerleri için canlarını verecek kadar idealist insanlar haline geldiler.

Kız kardeşi Kadriye Önkuzu, abisinin nasıl bir ülkü devi olduğunu şehadetinden sonra şöyle anlatmıştır:

“O bir ülkü deviydi. Hiçbir çıkar gözetmeksizin. Çok büyük ideallere sahipti. Öylesine inançlıydı ki düşüncelerini gerçekleştirmek için elinden geleni yapardı. Milliyetçi, ülkücü çocuklara, gençlere, kızlara milli manevi değerlerimizi kaybetmemeleri için seminerler düzenlerlerdi. Okul derslerinde başarısız olan talebelere ücretsiz matematik, fen kursları verirdi. Maddi imkânları kısıtlı olduğu halde verilen hediyeleri kabul etmemişti. Onu akrabalarımız, arkadaşları mahcup, utangaç, az ve öz konuşan, konuşunca herkes tarafından dinlenip beğenilen birisi olarak tanırlardı. En büyük ideali büyük bir kütüphaneye sahip olmak ve gençlerin hizmetine sunmaktı. Çok kitap okurdu. Eline geçen parayı kitaba yatırırdı. Yaz tatillerinde çalışıp okul masraflarına katkıda bulunurdu. Judo öğrenmişti. Her sabah jimnastik yapar, titizliği ile ablamı yorardı. Namazlarını düzenli olarak kılar, kılamadığı vakitleri küçük bir deftere not ederdi. O zamanlarda Zile'nin yetiştirdiği çok kültürlü, muhterem bir zat olan müftü Arif Efendi'den ders alırdı. Ağabeyimin yetişmesinde büyük bir payı olmuştu Arif Efendi'nin. Ağabeyim İstanbul Yıldız Teknik Üniversitesini kazanmış, kayıt yaptırmıştı. Ama o okula komünistler hakim olduğu için Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okuluna geçmişti. Kader işte. Nereye gitsen değişmiyor.

‘Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler.’ (Al-i İmran, 169-170)

Ağabeyimiz kız olmamıza rağmen bizlerle çok ilgilenir, büyük bir insan gibi her şeyini paylaşırdı. Kitap okuma alışkanlığım onun sayesinde olmuştu. Yaşasaydı kim bilir ne büyük hizmetleri olacaktı. Ama o bir çoklarımıza nasip olmayacak şerefli bir ölümle Rabbimize kavuştu. Hem de öyle bir mertebe ki tam on üç kişi insanlık dışı işkenceler yaparak ulaşılamayacak sabrı, tahammülü, Allah yolunda can vermenin lezzetini tattırdılar.”

Dursun Önkuzu, vatanını ve milletini seven biri olarak öğretmen olmak istiyordu. Ülkenin geleceğinin teminatı olan gençleri milli ve manevi değerlerle bezeli bir şekilde yetiştirecek bir öğretmen olmaktı ideali. Ama ülkemizi yıkmak isteyen kızıl ve kara emperyalizmin uşakları Dursun Önkuzu’ya bu fırsatı vermedi. Birçok yeri olduğu gibi Dursun Önkuzu’nun okuduğu Ankara Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu’nu da işgal etmişti komünistler.

Dursun Önkuzu idealist bir ülkücüydü. Komünistler onu okulda tehlike olarak görüyorlardı. Okulu işgal edince Dursun Önkuzu’yu rehin aldılar. Üç gün süren ve bisiklet pompasıyla ciğerlerine hava basmaya varan ağır işkenceler yapıldıktan sonra, 23 Kasım 1970 günü, okulun üçüncü katından aşağıya atılarak şehit ettiler.

İnsanlıktan çıkmış Komünistlerden olan ve Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi A. B verdiği ifadede Dursun Önkuzu’yu nasıl katlettiklerini şöyle itiraf etmiştir:

“23 Kasım 1970 tarihinde Erkek Teknik Yüksek Öğretmen Okulu öğrencisi Dursun Önkuzu’yu önce kaçırarak hapsettik. Sonra bilahare feci şekilde dövdük. Bununla da yetinmedik ve bir bıçakla Dursun Önkuzu'nun bilek damarlarını kestik Ağzına lastik hortum takarak pompayla şişirmek suretiyle öldürdük. Sonra da okulun 3. katındaki pencereden aşağı attık.”

Komünist katiller tıpkı diğer şehitler gibi Dursun Önkuzu’ya akla hayale gelmedik işkenceler yaparak öldürmüşlerdi.

Ertuğrul Dursun Önkuzu'nun cenaze namazı, 25 Kasım 1970 Çarşamba günü, komşu il ve ilçelerden gelenlerle ve Ankara'daki ülkücü gençlerin katılmasıyla Maltepe Camiinde kılınır ve ardından Zile’ye gönderilir.

Dursun Önkuzu’nun çocukluk arkadaşı Selahattin Ulubaş Dursun Önkuzu’yu ve şehadet sürecini şöyle anlatmaktadır:

“1970 yıllan ülkücü hareket açısından en zor dönemlerdi, hareketin günden güne geliştiğini gören kızıllar saldırılarını arttırıyorlardı. Ülkücülerin okuması ve okula gelip gitmesi engellenmek isteniyordu. İşte rahmetli Dursun'da bu dönemlerde Ankara'da Erkek Teknik sek Öğretmen Okulu'nda okuyordu. Ara sıra mektupları gelirdi, mektuplarında devamlı olarak komünistlerin saldırılarını artırdığını yazardı, hatta bu saldırıların iyice artması sonucu anasının aşırı isteği sonucu Zile'ye gelmiş, ama duramamış ve geldiğinin ertesi günü hemen geri dönmüştü. Babası bakkal dükkânı işletiyordu. 23 Kasım 1970 günü şahadet haberi ilçeye geldiğinde sarsıldık. Cenazesi Zile'ye getirildiğinde mahşeri bir topluluk yaşandı, cenazeyi Zile Genç Ülkücüler Teşkilatı'nın önünden kaldırdık.”

 ŞEHİT MUSTAFA PEHLİVANOĞLU

(1958- 7 Ekim 1980)

12 Eylül'den sonra idam edilen ülkücülerin idam esnasındaki tavırları incelendiğinde her birinin kendilerinin “şehit” olduğuna inandığıdır. Başkaları ne düşünürse düşünsün, önemli olan onların kendilerini nasıl hissettiğidir. İdam edilen 9 ülkücünün hepsi de idamdan önce Kuran'ı Kerim ve Türk Bayrağı istemiş ve ne için öldüklerini böyle ifade etmişler.

Öncü şehit ülkücüler Vatan ve millet için ölüyorlardı ve ancak devlet onları asıyordu! Hiçbiri bu çelişkiyi düşünmeyecek kadar davalarına bağlı insanlardı. Onlar idam edilebilirdi ama onlar sayesinde bayrak inmeyecek, ezan susmayacaktı! Tam dokuz genç adam. Hayatlarının baharında, ellerinde Kuran ve bayrak ile idam sehpasına çıktılar!

Mustafa Pehlivanoğlu da 12 Eylül Darbesi'nden sonra idam edilen ilk ülkücülerden biridir.

Mustafa Pehlivanoğlu, Ankara’nın Balgat semtindeki bir kahvehane 5 kişinin ölümüne sebep olmakla suçlanmış, 12 Eylül 1980 askerî darbesinden önce yapılan yargılama sonunda idam cezasına çarptırılmıştı.

Tarihe 'Balgat katliamı' olarak geçen bu olayda, sol görüşlülere ait üç kahvehanede 3, ülkücülere ait iki kahvehanede de 2 kişi yaşamını yitirdi. Olaydan sonra operasyona başlayan polis, 3 kilometre uzakta, Ülkücülerin yoğun olarak oturduğu Karapınar Mahallesi'ne baskın düzenledi ve bir grup genci gözaltına aldı. Gözaltına alınanlar arasında, 22 yaşındaki Mustafa Pehlivanoğlu da vardı.

Mustafa Pehlivanoğlu mahkemesi boyunca poliste ifadesinin işkence zoruyla alındığını ve kendisinin masum olduğunu iddia etti.

Mamak Askeri cezaevinde yatıyordu. Fakat çok sıkı korunmasına rağmen yatmakta olduğu Mamak Askerî Cezaevi'nden kaçtı. Bu kaçışın nasıl gerçekleştiği hala sırdır.

Mustafa Pehlivanoğlu, cezaevinden kaçtıktan kısa bir süre sonra 18 Ağustos 1980'de Kütahya'da yakalandı. 7 Ekim 1980'de, solcu militan Necdet Adalı'dan birkaç saat sonra 22 yaşındayken Ankara Merkez Kapalı Ceza ve Tutukevi'nde idam hükmü infaz edildi. Pehlivanoğlu, Ankara Karşıyaka Mezarlığı'na defnedildi.

Mustafa Pehlivanoğlu’nun idam kararını veren Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan daha sonra anlattığı anılarında, Mustafa Pehlivanoğlu'nun asılan solcu Necdet Adalı'ya denge olsun diye idam edildiğini belirtti.

Ailesi idamı ancak infazdan 3 gün sonra çocuklarını ziyarete geldiklerinde öğrenebildi.

Mustafa Pehlivanoğlu, idam edilmeden önce ailesine bir mektup yazmış ve üzülmemelerini, çünkü kutlu bir dava yolunda şehit olacağını beyan etmiştir:

“Sevgili anneciğim ve babacığım, sizler beni bu yaşa kadar büyüttünüz ve yetiştirdiniz. Benim sizlere karşı işlemiş olduğum hataları ve suçlarımı affedin. Hakkınızı helal edin. Ben sizlerin bir evladınız olarak, bugüne kadar Cenab-ı Allah’ın ve Onun Resulü Yüce Peygamberimizin yolundan ayrılmadım. Fakat Cenab-ı Allah alın yazımızı böyle yazmış. Ne yapalım? Kader ne ise onu çekeceğiz. Ben de kardeşim Haydar gibi bir an önce Cenab-ı Allah’ın huzuruna çıkacağım. Eğer benim günahım varsa, Cenab-ı Allah’ın huzurunda çekmeye hazırım. Yok, benim bir günahım yok ise, beni bir yanlışlık sonucu idam cezası ve idam eden kişiler Allah’ından bulsunlar. Şunu hiç bir zaman unutmasınlar ki, Mustafa’lar ölür, fakat milliyetçilik fikri ve mücadelesi ölmez. Yaşasın yolunda vermiş olduğum ve kellemi verdiğim Türk Milliyetçiliği. Bizim zaferimiz yakındır. Zafer her zaman Cenab-ı Allah’a inananlarındır. Bunun için hiç üzülmeyin. Cenazenin arkasından ağlamak günahtır. Sizden ricam ağlamayın. Anne, sizlerle helalleşmek isterdim, fakat olmadı. Sizler de hakkınızı helal edin. Son olarak, abime, yengeme, yeğenime, bacıma selam eder, haklarını helal etmelerini dilerim. Nişanlıma da selam eder, Cenab-ı Allah’tan mutlu ve neşeli bir yuva kurmasını dilerim.”

12 Eylül döneminde 40 kadar idam kararı veren eski Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan, anılarını Sabah gazetesine anlatırken nasıl bir sefil anlayış içinde hareket ettiklerini itiraf etmişti. 30 yaşında genç bir Hava Üsteğmen Hakim olduğu sırada idamlara katılmış olan Kayacan, anılarında ülkücüleri nasıl katlettiğini şöyle özetlemişti:

“Pişman değilim, ama unutamıyorum. 1980 darbesinin ilk infazı 8 Ekim gecesi gerçekleşti. Necdet Adalı ve Mustafa Pehlivanoğlu idam edilecekti. Saat 01.00 sularında Ulucanlar Kapalı Cezaevi'ne gittik. Odada savcı dışında adli tabip, cezaevi müdürü, din görevlisi ve Adalı'nın avukatı Mehdi Bektaş vardı. Pehlivanoğlu ile Adalı da Mamak Askeri Cezaevi'nden alınıp ayrı ayrı arabalara konuldu. Önce odaya Adalı çağrıldı. Adalı'nın infazından sonra denge sağlanmak için idama mahkûm edilen Mustafa Pehlivanoğlu getirildi. Onun da son arzusu ailesine mektup yazmak oldu. Dini telkini kabul etti. Ondan sonra ben hükmü okudum. Ben hükmü okuduktan sonra Pehlivanoğlu sehpada slogan attı.”

Kaynak: MARMARA HABER