ŞEHİTLER RECEP HAŞATLI – MUSTAFA HAŞATLI

Selim Çoraklı-1

(1930 - 4 Ekim 1978 / 1961- 4 Ekim 1978)

“Namus lekesi değil alnımda gördüğünüz,

Vurulmuşum, vurulmuş düşmüşüm güpegündüz.

Şakağımdaki kansa, o benim gülüşümdür,

Namert sürünmektense, erkekçe ölüşümdür.”

Ülkünün, davanın, milli ve manevi değerler için can vermenin, şehadetin ne olduğunu bilmeyenler birinin vurulduğunu görünce belki de acırlar. Hâlbuki acınacak kişi kendisidir. Çünkü o vurulan davası için, inançları için toprağa şehit olarak düşen kişidir.

Onun için şair şehidin şakağındaki kanı gülüşü, namertçe sürünmektense erkekçe ölüşün sembolü olarak kabul eder.

Ülkücü hareketin öncü isimlerinden ve öncü şehitlerinden biri de şakağındaki kanı erkekçe ölüşün sembolü sayan Recep Haşatlı’dır.

1980 öncesinin anarşik ortamında ülkücü olmak, MHP’ye mensup olmak kelleyi koltukta taşımakla eş değerdeydi.

Devlet kurumlarının ve hükümetin zafiyetine rağmen 1980 öncesi tehdidi doğru tanımlayan ve onunla mücadele edenler bu uğurda büyük bir bedel ödemiştir. Bu dönemlerde MHP İstanbul İl Başkanı olan Recep Haşatlı da bu bedeli 17 yaşındaki oğlu Mustafa ile beraber canlarını vererek ödediler.

Recep Haşatlı, MHP İl başkanlığı gibi bir görevi kabul ettiğinde bedelinin ne olacağını iyi biliyordu. Ama o hiç tereddüt etmeden bu görevi üstlendi. 1980 öncesinin çatışma ortamında İl, İlçe ve Gençlik teşkilatlarından ağır kayıplar verdiğimiz bir süreçte Başbuğ Alpaslan Türkeş’in daveti üzerine geldiği görevde mukadder tahmin ediyordu.

Recep Haşatlı, İçinin zenginliğini dışa fazla yansıtmayan, sakin, ağırbaşlı, ülkücü bir Anadolu çocuğu idi. İyi bir iş kurmuş ve ticaret hayatında saygı duyulan bir iş adamı olmuştu. Sakin tabiatı, o günlerin üslubu gittikçe bozulan siyaset ortamında particilik yapmaya uygun değildi. Ama o, siyasete girmek zorunluluğunu duymuş ve İstanbul il başkanlığı gibi zor bir yükü omuzlamıştı.

Recep Haşatlı, inançlı, imanlı, hafız, kimsenin kontrolüne girmeyen gerçek bir iman eriydi. O dönemde şehit edilen bütün ülkücülere baktığımızda katledilmelerinin altında mutlaka hikâyeler olduğunu görüyoruz. Bunların hepsi Anadolu´da yetişmiş imanlı ailelerin temiz çocukları ve hepsinin ortak tarafına baktığınızda dar gelirli zor elde edilmiş, Allah korkusu ve utanma duygusu olan insanlar olduğunu görürüz. 12 Eylül maalesef bu gençlerimizin, bu çınarlarımızın, bu ülkü devlerinin toprağı bu ülkeyi seven insanlar üzerinde 12 Eylül silindir gibi geçmiştir.

“Ey şehit oğlu şehit! İsteme benden makber,

Sana âgûşunu açmış, duruyor Peygamber.”

Öncü şehitlerden Recep Haşatlı, Köroğlu’nun memleketi olan Bolu'nun Gerede ilçesinde 1930 yılında dünyaya gelmişti. Tekstil işleriyle uğraşıyordu. Al­tın Orlon İplik Fabrikası'nın sahibiydi. İşadamı olması vatanı ve milleti için bir şeyler yapmayacağı anlamına gelmiyordu Recep Haşatlı için.. Ülkenin kaosa sürüklendiği bir ortamda işini düşünemezdi. O da öyle yaptı ve tam bir kargaşa ortamında en zor görevlerden birini üstlendi.

Recep Haşatlı’nın İl başkanlığı yaptığı dönemlerde İstanbul’da her gün birkaç ülkücü şehit ediliyordu. Kısa zaman sonra Recep Haşatlı da oğlu Mustafa ile birlikte bu şehitler kervanına katıldı.

4 Ekim 1978 tarihinde İstanbul’da, gece geç saatlerde oğlu ile birlikte Göztepe­ Kayışdağı Caddesi üzerindeki evine döndüğü bir sırada, otosunu park ederken, pusuda bekleyen komünist militan­ların açtıkları yaylım ateşi neticesinde 17 yaşındaki oğlu Mustafa Haşatlı ile birlikte tabanca ile vurularak şehit edildi.

Recep Haşatlı’yı şehit edenler Cinayeti MLSPB (Marksist Leninist Silahlı Propaganda Birliği) isimli yasadışı bir örgüte mensup olan Zeki Yumurtacı, Hasan Şensoy ve Şemsi Özkan üçlüsüydü.

Öncü şehitlerin cenazeleri, Beyazıt Camii'nde namazları kılındıktan sonra İstanbul Merkez Efendi Mezarlığı'na def­nedildi.

Yakın arkadaşlarının anlattıklarına göre Recep Haşatlı hep, “Ben şehit torunuyum ve şehit adayıyım” derdi. Dediği gibi de oldu ve şehitlik onun için kavuşulması güzel bir mertebe haline geldi.

Şair ne güzel der:

“Vatan millet aşkına,

Din ve devlet aşkına,

Yoldaşımız öncümüz,

Şehit oldu Bozkurt’um.

Var olsun diye yurdum,

Dinmez yürek sancımız,

Ağlar yüzümüz gülmez,

Bu devran böyle sürmez,

Şehitler ölmez, ölmez.

Ardından vatan ağlar.

Kefensiz yatan ağlar.

Şehitler ölmez, ölmez.

Zaten Rabbimizde Kur’an’ın da Allah yolunda öldürülenlere öleler demememiz gerektiğini bizle bildiriyor.

Recep Haşatlı ve oğlu Mustafa Haşatlı’nın katilleri bindikleri arabayla olay yerinden kaçarken, kızı o anları şöyle anlatıyordu:

“Şehit edildikleri 3 Ekim 1978, benim 20. doğum günümdü. Hazırlandık, babamı bekliyorduk. Saat 20:00-20:30 arası camdan bakıyordum. Babamın far ışıkları otoparkın karşı duvarına vurdu. O anda yoğun bir silâh sesi ve tarama başladı. Babamlara bir şeyler olduğunu hemen anladık. 7. kattan hemen merdivenlere koştum. Basamakları 3’er 5’er hızla iniyordum. Komşulardan bana engel olmaya çalışanlar oldu. Ben inene kadar açılan çapraz ateş sonucu babam arabada ruhunu teslim etmiş, kardeşimi ise komşular Göztepe SSK Hastanesine kaldırmışlardı. Çok geçmeden onun da acı haberi geldi. Kardeşimi hastaneye götüren komşulardan, hastanedeki DİSK üyesi işçilerin yaralı, kan revan içindeki kardeşimi asansöre bindirmedikleri için 3. kattaki ameliyathaneye yürüyerek çıkmak zorunda kaldıklarını öğrendik. Bu ne kin ne düşmanlıktır anlaşılır gibi değil. 12 mermi yarası bulunan, kan kaybeden bir insana bunun yapılmasını kim nasıl izah eder bilmiyorum. Bildiğim bir şey var: Bunu yapanların insanlıkla ilgilerinin olmayacağıdır.”

Şehitler ölmez. Onların ruhları parçalara bölünerek kendilerinden sonraki nesillerin ruhlarına karışır ve onlara diriltici bir iksir olur.

Recep Haşatlı ve oğlu inandıkları davaları yolunda şehit oldular. Ülkü denen nazlı gelin, er oğlu erlerden şan istiyordu. Büyük devlet kurmak için büyük kan istiyordu. Bu ideale âşık olan Recep Haşatlı ve oğlu büyük devlet için yola çıkan ve bu uğurda can veren binlerce genç gibi, kan verdiler, can verdiler ama asla vatan vermediler.

Nevzat Kösoğlu, arkasından kaleme aldığı “Recep Haşatlı Hakka Yürüdü” isimli yazısında onu şöyle anlatmıştı:

“Recep Haşatlı inanmış, içinin dinginliği yüzünde okunan sakin bir Anadolu insanıydı. Başarılı bir iş adamı idi ve çevresinin saygısını kazanmıştı. Politikadan hiç mi hiç bir beklediği yoktu. Kişiliği sevap ve günah kavramlarıyla biçimlenmiş olduğu için, politik yollardan ticareti için bir şeyler ummak, sonraki yılların ifadesi ile kısa yoldan dönülecek köşeler aramak onun düşüneceği şeyler değildi. Nitekim Milliyetçi Hareket Partisi’nin İstanbul il başkanı olduktan sonra da, tüccar dostlarının yadırgayan bakışları altında sürekli verdi; o kadar ki, sonunda canını verdi.”

Edirne'de 93 yaşındaki emekli polise vefa plaketi
Edirne'de 93 yaşındaki emekli polise vefa plaketi
İçeriği Görüntüle

Yakın arkadaşı İhsan Tekoğlu Recep Haşatlı’yı anlattığı “Alperenler Ölmez! Şehit Olur!” isimli makalesinde iki şehitle ilgili özetle şunları dile getirmiştir:

“Onlar ölmediler. Onlar, 3 Ekim 1978 günü “Baba – Oğul Şehitler” el ele tutuşarak kendilerine açılan kucağa koştular. İnsan için rütbelerin / derecelerin en büyüğü şehit olarak Allah’a yürümektir. Evet, işte onlar Allah’a yürüdüler.

Recep Haşatlı ve hayatının baharındaki oğlu Mustafa ölmedi, yaşıyor. Allah katında yaşıyor, kul gönlünde yaşıyor. Çünkü onlar “Hıra Dağı kadar Müslümanız” dedikleri için acımasızca öldürülerek şehit edildiler.

Recep Haşatlı gerçekten de ‘Gerçek Kahraman’ bir insandı. Dava adamları inancı ve ahlâkı sağlam, özüne ve sözüne sahip insanlar arasından çıkar, bağdan bostandan çıkmaz. Bu iş bağ bahçe işi değil, fıtrat ve güçlü iman işidir.
Recep Haşatlı’nın inancı sağlam, ahlâkı yüksek demiştik, onun işi de düzgün ve hayırlıydı. Hiçbir zaman Yüce Allah’ın şu buyruğunu aklından çıkarmaz ve çevresine de tavsiye ederdi: ‘Öyleyse sen de, beraberindeki tövbe edenler de, emir aldığınız gibi dosdoğru hareket edin. Aşırı gitmeyin. Çünkü O, yaptıklarınızı görür.’
Recep Haşatlı özel ve güzel bir insandı. Ömrünü “Müminlerin kardeşliği” için harcamıştır. Her zaman ve her yerde bu kutsal emir üzere bir aksiyoner olarak hareket etmiş ve bu uğurda oğlu ile beraber şehit olmuştur.

Recep Haşatlı gibi şehitlerin mensup olduğu Büyük Türk Milleti, İslâm’ın bayraktarlığını bin yıldır sürdürmektedir. Recep Haşatlı ve tüm şehitlerimiz boşuna şehit olmamışlardır.”

Ne mutlu o şehitlere…

ŞEHİT GÜN SAZAK

(26 Mart 1932-27 Mayıs 1980)

Selim Çoraklı1-1

Şahadet nesillere ve çağlara yapılan bir çağrıdır, davetiyedir. Dünya var oldukça batılın hüküm sürdüğü ve zulmün dumanının tuttuğu her yerde inanan nesiller bu çağrıya ses vermişlerdir ve bundan sonra da vereceklerdir.

Çağımızda şahadet çağrısına ses vererek inancı uğruna bu şerbeti büyük bir aşkla içenlerle doludur. Ülkemiz ise, şahadet çağrısına uyarak Hakka yürüyenlerin adeta geçit töreni yaptığı bir zemindir.

Gün Sazak’ta bu çağrıya “Geldim” diyerek cevap verenlerden biriydi. Yaşadığı dönemde yiğitliği, mertliği, dürüstlüğü ile temayüz etmiş, inandığı dava uğruna maddi ve manevi çok şeyini feda ederek örnek olmuştu. Gün Sazak, ölürken de bu örnekliğini sürdürdü.

Gün Sazak'ın şehit edilmesini ne zaman hatırlasam, Osman Sarı'nın “Önden giden atlılar” şiiri gelir aklıma. Çünkü Gün Sazak'ın yiğitliği, mertliği, dürüstlüğü ve görev yaptığı yıllarda ortaya koyduğu performans ile Osman Sarı'nın şiirindeki atlar o kadar özdeş ki!

“Gittiler hep gittiler.

Aştılar kızgın çölü.

Toprak tükendi.

Bir gün denize ulaştılar.

At sürdüler denize.

Önden giden atlılar.”

Gün Sazak önden giden atlılardandı. Gayesi uğruna önündeki bütün engelleri aşmış ve denize ulaşmıştı. Ama onun gibi inanç, samimiyet, ahlak, fedakârlık, din, millet ve vatanseverliğin sembolü bir dava adamı için önüne çıkan denizin de önemi yoktu. O denizin bütün çalkantılarına, köpürmelerine ve dev dalgalarına bakmadan atını denize sürdü. Şairin “İyiler iyi atlara binip gittiler” dediği gibi, şahadet atına binerek gerçek âleme önden giden bir atlı oldu.

O'nun içinde zapt edilmez bir dava aşkı, bir vatan sevgisi, bir Allah korkusu vardı. Arkasına bakmadan, ülkesindeki yangını söndürmek için maddi ve manevi hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. Ortaya koyduğu icraatlar ile tam bir dava ve devlet adamı olduğunu gösterdi. Onun ortaya koyduğu hizmeti düşmanları bile takdir etmek durumunda kaldı.

“Önlerinde okyanus

Kızgın bir çöl arkada

Asıl içlerindedir

Zapt edilmez bir deniz

Önden giden atlılar…”

Gün Sazak içindeki zapt edilmez dava aşkı ile divane olmuştu ve atını arkasına bakmadan denize sürerek önden giden atlılardan oldu.

Ülkücü hareketin öncü şehitlerinden Gün Sazak 26 Mart 1932 tarihinde Ankara'da doğdu. Babası Eskişehir'in Mihalıççık ilçesinin Sazak köyünden Emin Sazak Bey, annesi Kayı köyünden Ayşe Hanımdır. İlk, orta ve lise tahsilini Ankara'da yaptı. Ankara Maarif Koleji'nden mezun oldu. California State Polytekhnic'de eğitim gördü.

Babası Emin Sazak'tan miras kalan siyasal hassasiyetle yoğrulan Gün Sazak, toplumun acılarını, milletin yaralarını ve bunların çözüm yollarını yakından takip etti. 1971 yılında MHP saflarında siyasete girdi. Genel Başkan yardımcılığı yaptı. Siyasi entrikanın, adam kayırmanın had safhada olduğu bir dönemde Gün Sazak, şahsiyetli devlet adamı tanımının en belirgin örneği oldu.

Öncü şehitlerden Gün Sazak’ı yakından tanıyan Prof. Dr. Aydın Taneri, onun kişiliğini şöyle anlatmaktadır:

“Gayri samimi, yapmacık hareketlere muhatap olmaktan asla hoşlanmazdı. Bu sebeple, protokolün hâkim olduğu yerlerde kaidelere riayet etmekle beraber, kendisini göstermek, önde bulunmak gibi davranışlara tevessül etmezdi. Sohbet ve espri adamıydı. Muhataplarına hürmet ederdi. Bu bakımdan, gerek resmi gerek özel mahiyetteki topluluklarda hürmet görürdü. Siyasi nutuk ve demeçlerinde olduğu gibi, sohbet ve muhabbetlerinde de az ve öz konuşurdu. Sözü hiç uzatmaz, meseleleri muhatabının kültür seviyesine göre kısa ve onun hemen anlayabileceği şekilde anlatırdı. Gençler, siyasetçiler, devlet adamları ve özellikle ülkücüler Gün Sazak gibi kahramanları iyi öğrenmeli ve kendilerine örnek almalıdırlar.”

Gün Sazak, Gümrük ve Tekel Bakanı olarak görevi devraldığında vurgun, talan, adam kayırma had safhadaydı. Karaborsacılığın, kaçakçılığın önünü kesebilmek için beş buçuk ay gibi kısa bir sürede insan üstü bir çalışmayla rant musluklarını kesti.

Gün Sazak, Türkiye'nin belki de en karanlık dönemlerinden birinde Gümrük ve Tekel Bakanlığı yaptı. Bu dönemde özellikle sınır kapılarında dönen tezgâhlar artık ayyuka çıkmıştı. Silah, sigara, her türlü elektronik eşya gümrüklerden adeta elini kolunu sallayarak geçiyordu. Ülkeye giren silahlar kardeşin kardeşi vurduğu bir ortam oluşturmasında önemli rol oynadı.

İnsanlar birbirlerini öldürürken bir kısım caniler, silah satarak kazandıkları paralarla lüks bir hayat yaşıyorlardı. Daha hayatının baharında binlerce genç kahpe kurşunlarla toprağın bağrına düşerken, silah tüccarı caniler, kendi çocuklarını en güzel biçimde yaşatmak için gayret ediyorlardı. Ülke anarşinin kol gezdiği bir ortama dönüşmüştü. Alpaslan Türkeş'in değimi ile “Ecevit gibi kanlı bir katil” ülkede başbakanlık yapıyor, terör odaklarına çanak tutuyordu.

Böyle karanlık bir ortamda Gümrük ve Tekel Bakanlığı gibi önemli bir görev üslenen Gün Sazak, silah, sigara ve her türlü elektronik eşya ticareti yapanların rantlarına çomak soktu. Gümrük kapılarına ciddi bir disiplin getirdi. Öyle ki 500 doları verenin bir TIR kaçak malzemeyi ülkeye sokan bir yapı oluşmuştu ve bu durumdan sermaye babaları büyük rantlar elde ediyorlardı. Gün Sazak’ın oluşturduğu inançlı ve harama el sürmeyen bir kadro, kısa zamanda bütün sınırlara ciddi bir disiplin getirdi. Böylelikle artık sermaye babaları sınırlardan istedikleri gibi içeriye kaçak malzeme sokamıyorlardı. O dönemleri yaşayan biri olarak bir zamanlar sokaklarda satılan mermilerin bile karaborsaya düştüğüne şahidim.

Bu güne kadar yapılan bütün araştırmalar, ülkelerdeki her türlü kaçakçılık, terör ve benzeri olayları besleyenlerin azınlık özel sermaye dediğimiz “Para babaları”olduğunu ortaya koymuştur. Bu durum ülkemizde daha da açık biçimde gözlenmektedir. Gün Sazak'ın ortaya koyduğu hizmet stili ile rantları kesilen sermaye çevreleri Gün Sazak'ın kendileri için büyük tehlike olduğuna karar vermişlerdi. İşte Gün Sazak böyle bir ortamda menfur bir suikasta kurban giderek şehit oldu.

Gün Sazak'ın şahadetinin arkasında şu gerçeği hiçbir zaman akıldan çıkarmamak gerekir. Maalesef Türkiye'nin dost ve müttefiki olduğunu söyleyen bir ülke, her zaman Türkiye'yi arkadan vurmuş, Türkiye'nin önünü kesmek için elinden geleni yapmıştır. Bugünde BOP adı altında Türkiye'nin altını oymakta ve ülkenin adeta bölünmeye giden bir duruma düşmesi için her türlü dalavereyi çevirmektedir. Gün Sazak görev yaptığı kısa dönemde bu dalavereleri gören ve onlara karşı tedbir alan biriydi.

Ülkenin adeta bir cendereye sıkıştırıldığı bugün inanç, samimiyet, ahlak, fedakârlık, din, millet ve Vatanseverliğin sembolü aşk ve aksiyonda zirveyi yakalamış bir dava adamı olan Gün Sazak gibi devlet adamlarına çok muhtacız.

Şehit Gün Sazak’ın nasıl bir insan, bir devlet adamı ve aksiyon insanı olduğunu en yakın arkadaşlarından biri olan Alpaslan Türkeş, şahadetinin arkasından yaptığı konuşmada şöyle dile getiriyordu:

“Bugün bir büyük şehidimizi daha toprağa verdik. Dürüstlük, doğruluk, fazilet, insanlık timsali, büyük dava ve devlet adamı, Türk milliyetçiliği ülküsünün gönül eri, değerli arkadaşımız Gün Sazak'ın Allah'ın rahmetine ve vatan toprağına tevdi ve emanet ettik.

Niye vurdular onu? Neden kıydılar ona?

İstekleri bu Türkiye'nin milyonlarca şehit ve gazi kanları alınmış topraklarının bölünmesidir. Parça parça edilmesidir. Yıllardan beridir, hür yaşamış bir milletin esaret zincirlerine vurulmasıdır. İstenen İstiklal Marşı yerine komünist enternasyonaldir. Anayasamız yerine komünist manifestodur. Şanlı al bayrağımız yerine kızıl bayraklardır. İstenen, Fatih, Kanuni, Sinan, Mevlana, Baki, Atatürk yerine Lenin'dir, Marks'tır, Stalin'dir, Mao'dur. İşte Türkiye'deki mücadele budur.”

Şehit Gün Sazak günümüz için bir rol modeldir. Bugün belli çevreler tarafından, “Mafya Babası, Rant Çetesi, Çek-Senet Mafyası, Arazi Mafyası, Tahsilâtçı, vb”isimlerle özdeşleştirilmek istenen Ülkücülerin, haklarında iddia edilenleri fiilen tekzip etmek için Gün Sazak gibi imanlı, dürüst, faziletli, harama el sürmeyen birinden öğrenecekleri çok şey vardır.

Ülkücü hareketin önemli isimlerinden biri olan ve bu davada kardeşi Erhan Cengiz’i şehit veren Oğuzhan Cengiz, Gün Sazak için kaleme aldığı kitabında o büyük şehidi şöyle anlatmaktadır:

“Şehit Gün Sazak, ülkücü hareket için sembol bir isimdir. Hayatına kısa bir göz attığımızda ülkücü hareket için ciddi bir rol model olduğunu görüyoruz. Gençler çoğu kez önlerinde örnek alacakları insan bulamazlar. Türk gençliğinin dürüst, ahlaklı yetişmesi birazda örnek alacağı insanlara bağlıdır. Bu anlamda Gün Sazak, büyük bir Türk milliyetçisi ve örnek bir ülkücü devlet adamıydı. Görev yaptığı dönemlerdeki dürüstlüğü, devlet adamı kişiliği herkese örnek olmuştur. Hatta onun siyasi rakipleri bile Gün Sazak’ın dürüstlüğünü ve devlet adamı ciddiyetini takdir etmişlerdir. Siyasetin ve siyasetçinin alabildiğine kaypaklaştığı dönemlerde Gün Sazak gibi, inandığını yaşayan, yaşadığına inanan, söylediğini yaşayan, yaşadığını söyleyen bir büyük insana her zaman ihtiyaç duyulmuştur.”

Şahadet nesillere ve çağlara yapılan ilâhî bir çağrıdır. Bu çağrıya kulak vererek yürüyen Gün Sazak gibi yiğitler var oldukça, dünyadaki zalim ve kâfirler rahat yüzü görmeyecek; mazlumların ahı işitilmeyecektir.

Aşık Divane öncü şehitlerden Gün Sazak için kaleme aldığı şiirinde şöyle der:

Yaranın üstüne yine yaralar,

Bu kanlı yarayı kimler saralar,

Türk - İslam âlemi giydi karalar,

Türk - İslam yolunda vuruldu Sazak.

Moskof uşağıdır bizleri vuran.

Aynen Yavuz gibi yolumuz Turan.

Ant içtik bizlere rehberdir Kuran

Kuranın yolunda vuruldu Sazak.

Muhammed Mustafa şehitler senin,

Yüz binlerce Bozkurt, Yiğitler senin,

Gök gibi gürleyen Tevhitler senin,

Tevhidin yolunda vuruldu Sazak.

1980 öncesi anarşi ve terör ortamının azıya aldığı bir dönemde Gümrük ve Tekel Bakanlığı yapan örnek bir devlet adamı, davasına sadık bir ülkücü ve yiğit bir fıtrata sahip olan Gün Sazak, komünist teröristler tarafından 27 Mayıs 1980 tarihinde yapılan haince bir saldırı sonucu şehit edildi.

Gün Sazak’ın görev yaptığı dönemde ülkeyi içten ve dıştan soymaya alışanlar, onun dürüst görev anlayışı karşısında şaşkına dönmüşlerdi. Çünkü Gün Sazak, adeta yolgeçen hanına dönen gümrükleri ve sınır kapılarına çok sıkı bir disiplin getirmiş ve adeta kaçakçılığın belini bükmüştü. Onu yakından tanıyan herkes bu konularda hemfikirdir.

“Fazilet odur ki düşmanlar bile takdir ede.” diye bir atasözümüz vardır. Gün Sazak'ı görev yaptığı dönemlerde siyasi olarak rakibi olanlar bile takdir etmişlerdir. Bu Gün Sazak’ın nasıl bir kişiliğe sahip olduğunu ortaya koyan en büyük delildir.

Gün Sazak ve onun gibi düşünenler Kara ve Kızıl emperyalizmin önünde en büyük engeldi. Bunun için hedef seçildi. Vatan, millet ve Allah yolunda öldürülenlerin şehit olacaklarını bilen, devlet ve millet düşmanları ile en iyi şekilde mücadele eden Gün Sazak komünistlerin kışkırtmaları sonucu kızıl kurşunlara hedef olarak şehit edildi.

Gün Sazak, “Allah bir, Kitap bir, Bayrak bir, Vatan bir” diye mücadele ettiği için katledildi. Bu inancın sahip olduğundan şehit edilen binlerce insanımız gibi Gün Sazak da gönlümüzde daima yaşayacaktır.

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin, onlar diridirler. Fakat bunu bilemezsiniz.” ayeti ile bu yolda öldürülenlerin şehit olacaklarını ve ahirette yerlerinin peygamberlerin yanı olduğunu bilen ülküdaşlarımız hayatları pahasına da olsa Allah'ın emrettiği yolda taviz vermeksizin mücadelelerini sürdürmeleri gerekir.

Başbuğ Türkeş’in Ağzından Şehit Gün Sazak

“Münir Köseoğlu bir gün bana Gün Sazak beyefendiyi tanıyıp tanımadığımı sordu. Milliyetçi ve vatanperver bir insan olduğunu ve bize karşı sevgi ve de muhabbet beslediğini de ilave etti. Tanıştık ve kendisini partiye davet ettim. Bana aynen “emrinizde çalışmak şereftir” dedi. Arkadaşlarımla görüştüm. Tüzüğümüzün bana verdiği yetkiye dayanarak kendisini Genel İdare Kurulu'na aldım.

Orada gayet güzel çalışmalar yaptı. Bütün arkadaşlarımızın sevgisini kazandı. Bu arada arkadaşlarımın da arzusuna uyarak kendisini genel başkan yardımcılığı görevine getirdim. O görevinde de çok hayırlı çalışmalar ifa etti.

Derken koalisyon ortağı olarak katıldığımız hükümette arkadaşlarımız kendisine Gümrük ve Tekel Bakanlığı'nı münasip gördüler. Bu çok hayırlı ve isabetli bir hareketi beraberinde getirdi. Zira Gümrük ve Tekel bakanı olarak Gün Sazak kaçakçılığa, hırsızlığa, ahlaksızlığa çok sıkı bir mücadele açtı. Devlete ve millete hizmet gayreti içinde bulundular. Mafya'yı, kaçakçıları bu durum çok huzursuz etti. Bakanlık gelirleri yüzde iki yüz arttı.

Tesirli kimseler, büyük işadamları, koalisyon ortağımız bazı bakanlar, bazı konularda araya girdiler. Tarizlerde bulunmağa kalkıştılar. Bana geldi. “İsterseniz sağlık sebepleriyle ben istifa edeyim, Zira bunlar sizi zora sokacaklar” dedi. İşin aslını öğrenince “Sonuna kadar arkandayım. İstifa yok” dedim.

Böylesine şerefli, haysiyetli bir dava adamıydı Gün Sazak. Onun davranışları, yapısı, karakteri, devlet ve millet düşmanlarını rahatsız etmişti. İşte bu devlet ve millet düşmanlarının idam mangaları onu şehit ettiler. Kendisini toprağa düşürülüşünün beşinci yılında rahmetle anıyorum.”

ŞEHİT ERHAN CENGİZ

(1962- 30 Ağustos 1980)

Selim Çoraklı2-1

“Zafere uzanıp haşmetli eller

Sürmez soysuzların bu zulmü diye

Dayanmaz Tekbir'e yerler ve gökler

İlahi rahmetten birer hediye

Zafere uzanmış haşmetli eller

Erhan’ı cennette Peygamber bekler…”

Ülkücü hareketin öncü şehitlerinden Erhan Cengiz, Artvinli bir ailenin çocuğu olarak 1962 yılında dünyaya geldi. Ailece, İzmit'te oturuyorlardı.

Erhan, ağabeyleri Cengizhan ve Oğuzhan gibi o da kısa zamanda ülkücü hareketle tanıştı. Vatan ve millet aşkı onda adeta doğuştan vardı. Ülkesinin içinde bulunduğu zor dönemeçte bir şeyler yapmanın gereğine inanıyordu.

Erhan’da liderlik vasıfları çok belirgindi. Okuduğu lisedeki gençlerin lideri olmakla kalmamış, kaldığı bölgenin de genç yaşta reisi olmuştu.

Erhan Cengiz, henüz 18 yaşındaydı. 30 Ağustos 1980 günü, gece saat 22.00 sularında, İstanbul - Şehremini'de, Başvekil Caddesi, Odabaşı Meydanı'nda bir görüşme yapmak için girdiği telefon kulübesine girmişti. Bölgedeki komünistler onu iyi tanıyorlardı. Erhan’ı takip etmiş ve kulübeye girdiğini görmüşlerdi. Dokuz kişiydiler. Kalleşçe yaklaşan bu komünist katiller Erhan’ı kurşun yağmuruna tuttular. Erhan kalbine isabet eden kurşunla iç kanama geçirerek şehit oldu.

Erhan ülküsü uğruna toprağa düşen ne ilk şehitti ve ne de son olacaktı. Milli ve manevi değerleri için daha nice yiğitler şehadet için sıraya girmişlerdi.

Erhan Cengiz şehit edildiği tarihte, abisi Oğuzhan Cengiz, Kartal - Maltepe Askeri Cezaevi'nde tutukluydu. Kardeşi Erhan Cengiz’in şehadetinin ardından Hergün gazetesinde 9 Eylül 1980 Salı / Ülkücüden Ülkücüye ismiyle duygularını şöyle kaleme aldı:

“O bir yıldızdı... Türklüğün üzerine çöken insafsız gecenin karanlıklarını yırtarak Türk İslam dünyasını aydınlatmaya çalışan yüz binlerce yıldızdan biriydi Erhan Cengiz. Henüz 18 yaşındaydı, fakat yaşından beklenmeyen bir olgunluğa sahipti. Yaşıtları kahve köşelerinde tavla oynarken, yaşıtları meyhanelerde, diskoteklerde sabahlarken, mensubu olduğu milletin meselelerine sahip çıkmış, Türk milletini mutlu, Türk devletini güçlü kılma mücadelesinin ağır yükünü omuzlamış, inandığı kutsal dava uğruna gecesini gündüzüne katmıştı...

Türk milletinin, Türk devletinin, bugün içinde bulunduğu durumda gezip tozmak, eğlenmek, gülmek bize haram diyordu. O da her Ülkücü gibi davasına vakfetmişti özel hayatını.. Vatan hainleri için bir korku, vatanseverler içinse bir sevgi ve güven abidesi haline gelmişti çevresinde.. Kendini her yönden bir dava ve teşkilat adamı olarak yetiştirmişti Erhan.. Bir set çıkmıştı ihanet şebekelerinin karşısına ve onların oyunlarını bir bir bozup, milletimizin gözleri önüne sermeye başlamıştı...

O'nun bu faaliyetleri, Türkiye üzerinde karanlık emeller besleyen vatan hainlerini dehşete düşürmüştü... O, milletine ve davasına hizmet ettiğini bilmekle beraber, bu mücadeledeki yerini ve hizmetinin ne kadar büyük olduğunun idrakinde değildi belki.. Ama kızıl kuklalar farkındaydılar Erhan'ın bu mücadelede yerinin yerinin büyük olduğunun..

Ve karanlık odada alınan karar, yine karanlık bir gecede uygulandı...

Kızıl namlulardan çıkan kurşunlara hedef oldu Türk İslam Ülküsünün yiğit bir savaşçısı daha..

Ve bir yıldız kaydı... Son bir kez parçalayarak karanlıkları...

O'nu, zayıf omuzlarına yüklendiği büyük ideali için vurdular...

O, şimdi cennet bahçesinde kendisi gibi yaşayan ölülerin, Özmenlerin, Önkuzuların, Darendelilerin, Haşatlıların, Orhan Barutların, Gün Sazakların arasında yüzlerce, binlerce, on binlerce şehidin arasında...

Biz ezildikçe çoğaldık, bir öldük bin dirildik. Şehadet mertebesine erişen bir Ülküdaşımızın hatırası; şehit Ülküdaşlarımıza layık birer dava adamı olabilmek, onlara yetişebilmek için daha fazla çalışmamızı sağlayan, mücadele azmimizi arttıran birer itici güç oldu. Davamıza daha sıkı sarıldık, yılmadık, yıkılmadık, güçlendik...

Her geçen gün zafere adım adım yaklaşıyoruz. Küfür düzeni yıkılana kadar yürüyeceğiz, adaleti getirene kadar yürüyeceğiz. Köleliğe karşı verilen mücadele başarıya ulaşacak, Türk'ü köle yapmak isteyenler döktükleri kanda boğulacaktır. Maneviyatta, ahlakta, ilim ve teknikte öncü, büyük ve müreffeh Türkiye mutlaka kurulacak.

Türk İslam medeniyeti cihana yeniden ışık tutacaktır. Ülkücü Hareketi tertipler, tuzaklar, işkenceler, hapishaneler ve cinayetlerle yıldıracaklarını zannedenler yanıldıklarını anlayacaklardır.

Ülkücülerin davası, Ülkücü Şehitlerden alınan manevi gücün himayesinde her gün biraz daha olgunlaşarak hedefine doğru ilerliyor.

Ülkücü Türk Gençliği olarak, Allah 'ın huzurunda Erhan'ın ve bütün şehit Ülküdaşlarımızın aziz ruhlarına söz veriyor ve yemin ediyoruz ki,

Bayrağı şehit Ülküdaşlarımızın bıraktığı yerden devralarak, düşürmeden ve lekelemeden en kısa zamanda menzile ulaştıracağız...

Ülkücü Şehidimiz Erhan Cengiz’e Allah’tan rahmet, şerefli Türk Milletine baş sağlığı dilerim.”

İnsan bir sebep için yaşamalı,

Bu söz doğru, fakat ilave edelim;

Bir sebep için de ölmeli.

Sen şehit oldun yiğidim!

Bir öldün ama bin yaşayacaksın.

Ülkücülüğün tarifini böylesine yücelttiğin için...”

Erhan Cengiz, daha hayatının baharında çok sevdiği vatanı ve milleti için canını vermekten çekinmemişti. Erhan, bu yola baş koyduğunda uçunda ölüm olacağını çok iyi biliyordu. Çünkü her gün kendisi gibi arkadaşları birer birer toprağa düşüyorlardı.

Erhan’ın samimi arkadaşlarından Selim Çoraklı, şehadetinin 32. Yıldönümünde kaleme aldığı “18 Yaşında Şehit Erhan” isimli bir yazısında o dönemlerdeki ruhu şöyle resmediyordu:

“Yüzlerce, binlerce genç düşünün, daha on altısında, on sekizinde, yirmisinde, yirmi beşinde... Herkesin Leylaların peşinde koştuğu bir atmosferde onlar Mevla diye koşturuyor, canını kanını ortaya koyuyor.

Bunun mahiyetini yazabilecek kalem olacağını zannetmiyorum.

Erhan'da bu gençlerden biriydi. Benden iki yaş küçüktü. Çocuk denecek yaşlarda aynı ideali paylaştık. Aynı mekânlarda çayları yudumlarken ülkeyi kurtarma planları yaptık. Aynı ideal uğruna en sevdiklerimize büyük acılar çektirdik.

Biz iki kez silahla ve bombayla yaralanmamıza rağmen Onun yakaladığı makamı yakalayamadık. Zaten bombayı da aynı yerde beraber yemiştik.

Biz Yusufiye'ye düştük. Erhan ise bir gün bizi geride, dünyanın isi ve pası içinde bırakarak şehitlik mertebesine yükseldi.

Şehadet bir çağrıdır çağlara ve nesillere… Şehitler kendilerinden sonra gelen nesillere dava şuuru aşılar; ruhlarına canlılık katar. Yeter ki şehitlerle aynı frekans yakalanabilsin.

Erhan 18 yaşındaydı, DELİ-KANLI idi, yiğitti, mertti, inandığı değerler uğruna canı, cananı feda edebilecek yüce bir ruh taşıyordu. İhlâs ve samimiyeti onu şehitlik gibi bir makama yükseltti. Şimdi hatırlıyorum da bir pastane köşesinde Erhan'ın da içinde olduğu üç beş genç ülkeyi kurtarma uğruna yaptığımız toplantıları, o günlere gıpta ediyorum. Ülkeyi kurtarma uğruna yola çıkıp, yıllarca “Kanımız Aksa’da Zafer İslam’ın” deyip, sonra da sadece kendi nefislerini kurtarmaktan başka ideal tanımayanlara baktıkça da o günlerdeki dava ruhuna hasretim kat kat artıyor.

Ölüm mukadderdir, değişmez. Biz de bir gün kim bilir hangi hal ve keyfiyette o ölümsüz gerçek ile yüzleşeceğiz. Ne mutlu Erhan gibilere ki dünyanın pislğine bulaşmadan göçüp gerçek diyara gitti. Şairin dediği gibi “Önden giden atlılar” kervanına katıldı.

Arkada kalanlara düşen onun tertemiz iman ve Kur'an davasına, Müslüman Türkün Nizam-ı Âlem isimli var olma sevdasına sımsıkı sarılmasıdır.

Eğer onun davasına saygılı isek, “Gündüz nizamcı, akşam âlemci” değil, gerçekten gündüz de gece de, her hal ve ortamda tam anlamıyla İslam’a gönül veren; Kur’an’ı rehber tanıyan, Resulullah’ın hayatını örnek alan, gerçekten Nizam-ı Alem davası için çalışan, İslamiyet’i hayatımızın merkezine koyup yaşayanlar olmak zorundayız. Aksi halde davamız ve ideallerimiz kuru birer iddiadan, laf kalabalığından öteye gitmez.

“Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz. Zira onlar diridirler. Ancak sizler anlayamazsınız” ayeti onların ölü olmadığını, Rabbimizin katından rızıklandıklarını açık biçimde göstermektedir. O halde onların yolunda olanlar, ölmeyen şehitlere layık birer insan olmaya çalışmalıdır.

Şehitler bizim için birer önderdir. Şehitlerimiz ve Erhan için yazdığım “Şehitler Kanı Cennete Akar” isimli şiirimle bitirmek istiyorum:

Tağutların hüküm sürdüğü

Yüce dağlar kahrından ağlar

Oluk oluk şehitler kanı

Meçhule değil,

Şehitler kanı cennete akar..

Geçecek zalimin zulmü

Mazlumun ahı dağları yıkar

Ruh ufkunda özlenen günün

Buram buram gülleri kokar

Şehitler kanı cennete akar..

Nemrut’un soyu kandan doymazsa

Şehitler onları kanlarda boğar

Zaferin bedeli mukaddes kansa

Lime lime akar damarda kanlar

Şehitler kanı cennete akar..

Zafere uzanıp haşmetli eller

Sürmez soysuzların bu zulmü diye

Dayanmaz Tekbir'e yerler ve gökler

İlahi rahmetten birer hediye

Zafere uzanmış haşmetli eller

Erhan’ı Cennet’te Peygamber bekler..

Muhabir: Nusret Odabaş