ÜLKÜCÜ KİMDİR?
Ülkücü, kendisini Allah (cc) ve Resulünün davasına adamış, sırf Allah rızası için canını, malını, makam ve mevkiini din ve devleti, mülk ve milleti için fedaya hazır, şanlı ve mukaddes ay yıldızlı al bayrağın gölgesinde, nefsini düşünmeyen ve ülkesinde fani olmuş yiğitlerdir.
Ülkücü, büyük ve şanlı Türk tarihinin doğurduğu, Allah ve Resulünün hizmetine sunduğu ulvi kadrodur.
Ülkücü, küfrün bütün oyunlarını bozan, cesaretini kıran, yolunu kesen dinamik kadrodur.
Ülkücü, “Gayemiz Allah rızasını kazanma, nizamını kurma davasıdır. Bu noktadan en ufak bir taviz bile söz konusu edilemez. Tek kişi dahi kalsak mücadele devam edecektir. Çünkü bir kere yükselen bayrak bir daha inmez.” diyen kişidir.
Ülkücü, Allah'a verdiği sözün eridir, Müslüman’dır. Allah'ın birliği ve Hz. Muhammed'in risaleti dışında hiç bir mutlak hakikat tanımaz. İslam’ın hakikatleri dışında tartışılmazı yoktur.
Ülkücü, milletini teknolojik her alanda dünyanın bir numaralı devleti yapmak özlemi ile çırpınan kişidir.
Ülkücü, İslam dünyasının, dünyadaki bütün Türklerin ve bütün mazlum milletlerin ümidi olmaya namzet bir gençtir
Ülkücü, haksızlık karşısında susmayan, davasında taviz vermeyen, korkaklığı, pısırıklığı, nemelazımcılığı, lügatinden çıkarıp atandır.
Ülkücü, Türk'ün töresini, yurdunu, hayatını İslam’la yoğuran, İslam’la kaynaştırandır.
Ülkücü, bütün ilkelerini Kur'an’dan alan ve rehberi Hz. Muhammed olan kişidir.
Ülkücü, ülküsü için yaşayan, ülküsü için gerektiğinde ölmesini bilen kişidir.
Ülkücü, ülküsüz yaşanmayacağına inanan insandır.
Ülkücü, iman, aşk, aksiyon ve karakter adamıdır.
Başbuğ Türkeş’in değimiyle noktalayalım:
“ÜLKÜSÜZ İNSAN ÇAMURDAN FARKI OLMAYAN BİR VARLIKTIR.”
Ülkücünün bir yemini vardır ve ömür boyu bu yemine bağllıdır:
“Allah’a, Kur’an’a, Vatana, Bayrağa yemin olsun.
Şehitlerim, Gazilerim emin olsun.
Ülkücü Türk Gençliği olarak,
Komünizme, Siyonizm’e, Kapitalizme, Faşizme ve her türlü emperyalizme karşı mücadelemiz sürecektir.
Mücadelemiz son nefer, son nefes, son damla kana kadardır.
Mücadelemiz milliyetçi Türkiye'ye, Turan’a kadardır.
Ülkücü Türk Gençliği olarak;
Yılmayacağız,
Yıkılmayacağız,
Başaracağız,
Başaracağız,
Başaracağız.
Allah Türk'ü Korusun ve Yüceltsin.
Amin.”
ÜLKÜCÜYE KASİDE
1998 yılından sonra MHP’yi destekleyen Necip Fazıl Kısakürek, 9 Haziran 1980 tarihinde “Babıâli de Sabah” gazetesinde “Ülkücüye Kaside” isimli bir yazı yayınlamıştır. Bu yazı da o dönemde her türlü zorluğa rağmen ülkücülerin sağa sola sapmadan nasıl bir mücadele içinde oldukları açık biçimde ortaya konmuştur. “Ülkücüye Kaside” isimli yazı ayrıca Necip Fazıl’ın “Rapor 10” isimli kitabında da vardı.
Sen;
Allahsız'ın nefret,
Namussuzun dehşet,
Yüreksizin heybet,
Başıboşun mihnet,
Devrimbazın zulmet,
Eyyamcının şirret,
İnmelinin sıklet,
Anarşistin devlet,
Komünistin illet sandığı ve tanıdığı sen..
Bütün bu menfilerin topyekûn ve müşterek düşmanı olduğuna göre, acaba nasıl bir “Müspet” belirtmekte veya belirtme yolunda ilerlemeye davetli bulunmaktasın?
Bunca hıyanet tipinin bir arada düşmanı olabilmen riyazî bir katiyetle ispat eder ki, sen sanıldığın ve tanındığın gibi olmak, böyle bir sanılma ve tanınmanın kıymetini gerçekleştirmek borcundasın!
Sanıldığın ve tanındığın gibi ol!
Allah seni düşmanlarınca sanıldığın ve tanındığın üzere yetiştirsin!
“Allahsızın,
Vatansızın,
Namussuzun,
Yüreksizin,
Başıboşun,
Devrimbazın,
İnmelinin,
Anarşistin,
Komünistin gözünde “Ben buyum!” demekten üstün bir hüviyet ve hak tespitin olamaz!
Tez'ini kötülerin antitezinden devşirmek nasibi ne büyük talih!
Allah'a Hamd et!
İ’LÂY-I KELİMETULLAH NEDİR?
“İ’lây-ı Kelimetullah” kavramı, bizim şerefli tarihimizde, en az bin yıldan beri, kültür ve medeniyetimize yol göstermektedir. Zaman değişmiş, her şey değişmiş gönül ufkunda, bu iki kavramın ihtiva ettiği mana, asla silinmemiştir.
Eski ve tarihi birer terkip halinde, hâlâ lisanımızda ve gönlümüzde yaşayan ve yaşanacak olan bu kavramları, ifade ettikleri gerçek manalara ulaşmak niyeti ile genç nesiller için açıklamak istiyoruz.
“İ’lây-ı Kelimetullah”, sözlük manası itibarı ile “Allah kelâmının yüceliğini bildirmek ve yaymak” demektir. İslâm ve Türk tarihindeki ıstılahı manasını düşününce, bu, “Her türlü küfür, şirk ve ilhada karşı, Allah’ın varlığını, birliğini, İslâm’ın yüceliğini ve Kur’an-ı Kerim’in üstünlüğünü savunmak” manasına gelir.
Yüce dinimize göre, Âdemoğulları, “Allah’tan başkasına kul olmamak” için yaratılmışlardır. O, tabiatta ve kâinatta, yüceliklere ve güzelliklere ulaşma konusunda en istidatlı canlıdır.
Bununla birlikte, müşahedeler göstermektedir ki, insanlık âleminin büyük bir çoğunluğu, bu istidatlarını kullanmak yerine, kendini alçaltacak davranışlar göstermektedir.
Esefle belirtelim ki, Yüce Allah’ı bırakıp kendine sahte mabutlar ve sahte tanrılar yontan insanların sayısı pek çoktur. Ne hazindir ki, insanların büyük bir çoğunluğu, dün olduğu gibi, bugün de putperest ve dünyaperesttir.
Kısaca, insan tehlikededir. Yalnız Allah’a kul olması gereken varlık, “sahte tanrılar” ve “sahte mabutlar” karşısında yine ezik ve yeniktir.
Beşeriyetin bu dramını gören, insaf sahibi her insan, İslam dininin “Allah’tan başka ilâh yoktur” tarzında ortaya koyduğu mukaddes ölçünün manasını da kavrayacaklardır. Gerçekten de “Allah’tan başka ilâh yoktur” ayeti, bütün “sahte tanrıların” ölüm fermanıdır.
İşte “İ’lây-ı Kelimetullah” davası, her şeyden önce, bu gerçeği görmek, bilmek, yaymak ve yüceltmek demektir. Kelime-i Tevhit, İslâm’ın temeli ve Kur’an-ı Kerim’in özüdür. Bütün Müslümanların, hangi zaman ve zeminde olursa olsun, asla eskimeyecek ve yıpranmayacak olan bu yüce davaya sahip çıkması esastır. Evet, Müslüman’ın ilk görevi, kendini, ailesini, cemiyetini ve topyekûn beşeriyeti sahte tanrıların tasallutundan kurtarmaktır.
Nizam-ı Âlem Ne Demektir?
Sözlük manası itibarı ile “Nizam-ı Âlem”, dünyaya ve kâinata hâkim olan düzen ve denge demektir. Türk-İslâm kültür ve medeniyetinde kullanılan bir ıstılah olarak da “Allah’ın bütün varlıkları ihata eden emir ve ölçüleri” manasına gelir. Canlı cansız bütün kâinatın ve tabiatın ilâhî ve umumî bir nizam içinde bulunduğunu ifade eder.
Âdemoğlu da bu muhteşem nizam ve denge içinde doğup büyüdüğüne göre, bu kayıttan müstesna değildir. O da diğer cansız ve canlı varlıklar gibi, ilâhî irade ve kudret karşısında başıboş değildir. O da bu irade ve kudret karşısında boyun eğmek zorundadır.
İçtimaî plânda “Nizam-ı Âlem”, insanın “Allah’tan başkasına kul olmaması” tarzında özetlenebilecek yüce hukukun üstünlüğüne inanmak demektir. Nitekim tarihî Türk-İslâm kültür ve medeniyetinde “hukukun üstünlüğüne” inanılmış, insan, “eşrefi mahlûkat” bilinmiş, Allah’ın yüce bir emaneti olarak korunmuştur. Yani, atalarımız, “Nizam-ı Âlem” için, inandıkları ve bağlandıkları hukukun üstünlüğüne gölge düşürmemek için mücadele etmişlerdir. Bütün tarihi boyunca Müslüman-Türk, “millî iradesini”, hep vicdanında taşıdığı ve inandığı hukukun korunması ve yüceltilmesi yönünde kullanmış veya kullanmak istemiştir. Bütün dünyaya örnek olan muhteşem millî disiplinimizin temelinde bu şuur vardır.
****
TÜRK-İSLÂM ÜLKÜSÜ-LİDER-TEŞKİLAT-DOKTRİN
Türk milletinin tefekkürüne, en az bin yıldan beri, İslâm dini biçim vermektedir. Kurduğumuz muhteşem kitaplıklar incelendiğinde görülecektir ki, ilim ve fikir adamlarımızca, insanoğlunun meydana getirdiği her türlü kültür ve medeniyet ürünleri atalarımızca incelenmiş, araştırılmış, aşağı yukarı bütün din ve inançlar süzgeçten geçirilmiş ve İslâmiyet, tam bir şuur ve yüksek bir irade ile tercih edilmiştir. Böylece, vahyin aydınlığına ulaşan Türk’ün akıl ve idraki, binlerce alimler, komutanlar yetiştirdi ve onların fikir, kitap ve dersleri ile olgunlaşarak büyük imparatorluklar, dünyayı hayran bırakan kültür eserleri ve ölmez medeniyetler meydana getirdi.
Türk Milleti’ni Allah’ın ordusu bilen, “Türk Milleti birlik, Türk Devleti güçlü olursa insanlık kurtulur, zulüm biter.” ölçüsü içinde hareket eden Türk-İslâm ülkücülerinin fikir sistemi, cihad ruhu ile beslenmiştir.
Türk-İslâm Ülkücüsü Allah için, vatan için, millet için, bütün manevi değerler için savaşan fedakâr kişidir. Türk-İslâm Ülküsünü yoğuran bu kadro ve ruhtur. Bu ruh, büyük Türk-İslâm kültür ve medeniyetinden kaynaklanmaktadır. Bu dava ve ülkünün eskimediğini, modası geçmediğini bütün Türk-İslâm düşmanları Allah’ın izni ile idrak edeceklerdir. Türk’e ve İslâm’a kefen biçenlerin sonu korkunç olacaktır.
ÜLKÜCÜLÜKTE LİDER-TEŞKİLAT-DOKTRİN
Ülkücü, gayesi için disiplinli çalışan insandır. Bu sebeple ilkelerine sımsıkı sarılmayı davasının zafere ulaşması için olmazsa olmaz bir esas olarak kabul eder.
Ülkücü disiplin için “Lider-Teşkilat-Doktrin” önemli esaslardandır.
Dünyaya Müslüman Türkün nizamını verebilmek için öncelikle dini, dili ve töreleri iyi bilmek ve bildiklerini yaşamakla mümkün olur.
Lider
Allah bazı şahsiyetli insanlara farklı ve üstün kabiliyetler vermiştir. Bundan dolayı Ülkücü için lider sıradan bir kişi değildir.
Türklerde liderlik vasıfları ve Türk kültürü içerisinden çıkarılmış bazı öğeler şunlardır:
Lider, özü sözüne uygun olan kimsedir.
Lider, yüksek bir ahlakın, üstün bir seciyenin sahibi olan kişidir.
Lider, ölüme giderken de inançlarından taviz vermeyen kişidir.
Lider, her türlü haksızlığın karşısında başını dimdik tutan ve zorbalıklar önünde eğilmek nedir bilmeyen kişidir.
Lider, milletin ruh ve gönül yapısı ile sosyal alışkanlıklarını daima göz önünde bulundurarak, millete en yararlı olması gereken çare ve tedbirleri almada başarı gösteren kişidir.
Lider, günübirlik meselelerin yerine büyük ülküleri gerçekleştirmeyi, milletin, devletin ve ülkenin 10-15 yıl sonraki geleceğini değil, 50-100-200 ve hatta 500 yıl sonraki geleceğini düşünen bunun ilmi hesaplarını, aritmetiğini varsayımdan, ihtimallerden ötede değerlendirme cihetine yönelen kişidir.
Lider, milletini çağların üstünden sıçratarak milletine bu ruh, bu inanç ve bu şuuru aşılayarak, onun ilim de, teknikte ve uygarlıkta en ileri milletlerin de önünde yer almasının mücadelesini veren kişidir.
Allah yolunda giden milletlere en buhranlı günlerinde mutlaka böyle vasıflara ait kurtarıcı bir lider nasip etmiştir. Alparslan Türkeş de, yüzyılımızın bu vasıflara sahip liderlerden biridir ve ülkücülerin Başbuğudur.
Teşkilat
Tarih boyunca teşkilatlı azınlıklar her zaman teşkilatsız çoğunluklara galip gelmiştir. Bunun şuurunda olan Ülkücü, her zaman ve zeminde kendi değerleriyle yoğurduğu bir teşkilat kurarak zafere giden yolu açmasını bilmiştir.
Günümüzde de dünyaya nizam vermek için teşkilatlanmayı gaye edinen Ülkücü, ocaklarını kurarak bu teşkilatlanmayı başarmıştır.
Ocaklarda teşkilatçı bir ruhla yetişen Ülkücü, devletin ve milletin bekası için her türlü fedakârlığı yapmaktan çekinmez. Ülkücü, hedefine ulaşmak için zaman ve zeminin durumuna göre isimleri değişse de kendi teşkilatını kurmuş ve hedefine doğru ilerlemeyi başarmış kişidir.
Doktrin
Ülkücü, milletinin ve devletinin geleceğini teminat altında tutabilmek için milli fikirlere ihtiyaç duyar. Devletinin ilkelerini de inancından kaynaklanan esaslara, doktrinlere dayandırır.
Ülkücüler de, kendi inançları, değerleri ve milli kültür kaynaklarıyla yoğrulan “Dokuz Işık Doktrini” geliştirilmiştir. Bu doktrinin temeli Ozan Arif’in değişiyle, “Doktoru Türk, ilacı İslam” olan bir fikir kümesidir. Ülkücü bu milli doktrinin Türklerin kurtuluş reçetesi olduğuna inanır. Çünkü bu doktrin kaynağını, özünü Türk İslam kültüründen almaktadır.
Bu milli doktrin için, “Türklük gurur ve şuuru, İslam ahlak ve faziletidir.” esastır.
Ülkücü doktrinini 9 ilkesi vardır:
1. Milliyetçilik
2. Ülkücülük,
3. Ahlakçılık,
4. Toplumculuk,
5. İlimcilik
6. Hürriyet ve Şahsiyetcilik
7. Köycülük,
8. Gelişmecilik ve Halkçılık
9. Endüstri ve Teknikçilik