Türk milletinin en büyük ve en bariz özelliklerinden biri, komşu milletlerle sürdürdüğü hoşgörüye dayalı sıcak ilişkileridir. Türkler, gittikleri ve egemenlikleri altına aldıkları coğrafyalarda yaşayan milletlerin kültürlerine, sosyal yaşantılarına, dillerine ve dinlerine karşı son derece anlayışlı bir yaklaşım sergilemişlerdir. Hatta bu anlayış ve hoşgörü öyle bir boyuta ulaşmıştır ki, hâkimiyetleri altındaki kültürlere duydukları yakın ilgiden dolayı bir kısım soydaşlarının erimesine ve asimile edilmesine dahi mâni olamamışlardır.
En eski tarihten beri batıya doğru yolculukta Türkistan'dan Viyana kapılarına kadar uzanan Türkler, birçok milletin dilini ve dinini benimserken bu konudan hiç de rahatsızlık duymamışlardır. Milletimiz, alicenap bir millet olarak tarih sahnesinde en güzide yerlerden birinde karar kılarken, yönetimi altına aldığı milletlerin yaşam tarzlarına en ufak bir dayatmada bulunmamıştır.
Gerçekten de Türkler, tarihte hangi coğrafyada kök salıp orayı vatan yaptıysa, orada yaşayan milletlerin inancına, lisanına ve kültürüne kendi kültürü, kendi lisanı ve kendi inancı gibi bakmıştır. Acaba böyle bir yaklaşım tarzı çok mu gerekliydi? Elbette ki hayır! Ancak fetih karakterli bir milletin buna ihtiyacının olduğunu da söylemek zorundayız. Yeni yerler ve yeni memleketler fetheden milletimiz, kalıcılık sağlamak adına diğer milletlerin değerlerine sempatiyle yaklaşmayı prensip edinmiştir.
Bu sebepledir ki Türk milleti, tarih boyunca dilini ihtimamla koruyamamış ve din değiştirmekte pek de beis görmemiştir. Orhun Abideleri'nden günümüze kadar geçen zaman içerisinde yetiştirdiğimiz değerlerin ve bilginlerin gün yüzüne çıkmasında tesadüflere rastlanması, bu anlayışın hükmünü çok açık bir şekilde ortaya koymaktadır.
Kaşgarlı Mahmud'un Dîvânu Lugâti't-Türk'ü, Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig'inin ne şekilde ortaya çıktığını hepimiz biliyoruz. Ali Şîr Nevaî'nin ve Ahmed Yesevî'nin eserleri de öyledir. Buna, milletimizin varlık nişanesi olan Orhun Abideleri'ni de ekleyebiliriz. Bu eşsiz kitabelerin insanlığa ve milletimize kazandırılmasına vesile olanlar, onları keşfeden yabancı bilginlerdir.
Dede Korkut Destanı ve Yunus Emre'nin şiirleri de farklı bir yöntemle su yüzüne çıkmamıştır. Eğer Karamanoğlu Mehmet Bey, bir öfke sonucu bir bildiri yayımlayıp Türkçeye sahip çıkmışsa bilin ki bu, Türk tarihinde diline yeterli derecede önem vermeyen milletimizin tutumunun bir sonucudur.
Saltanat ve hilafetin kaldırılmasıyla kurulan Cumhuriyet döneminde aydınlarımızın ve devlet adamlarımızın Güneş Dil Teorisi'ne ağırlık vermesi ve öz Türkçeciliğe aşırı bir şekilde meyletmesi, yine aynı kayıtsızlığın gün yüzüne çıkan başka bir versiyonudur. Atatürk bile bu akımın cazibesine kapılmış; ancak sonunda dilimizin nereye doğru gittiğini görerek bu tehlikeli gidişten geri dönmesini bilmiştir.
Bugün İran'da yaşayan 40 milyonu aşkın Türk'ün dillerine sahip çıkmada bu denli lakayt kalmasını da tarihteki o karakteristik anlayışın devam ettiğine dair çarpıcı bir örnek olarak önümüzde duruyor.
Türk Dil Kurumu'nun 1932 yılında kurulmasıyla Türkçemize bir nebze de olsa önem ve değer verdiğimizin örneğini görüyoruz. Ancak bütün sadeleştirmelere ve öz Türkçe sözcük türetilmesine rağmen geçmişten kalan hatalı tutumumuzdan bir türlü vazgeçmiş değiliz. Hâlen Türkçemiz Batı dillerinin istilası ve işgali altındadır. Bu konuda yağmurdan kurtulup doluya tutulduk. Arapçadan ve Farsçadan kurtulalım dedik; ama bu sefer de İngilizcenin, Fransızcanın ve Rusçanın istilasına upradık.
Sokaklarımızda, caddelerimizde ve alışveriş merkezlerimizde yabancı dillerin hâkimiyet alanı giderek genişliyor ve derinleşiyor.
Sözlerimi değerli bilim insanı Oktay Sinanoğlu'nun cümlesiyle tamamlamak istiyorum:
“Dil bir milletin şerefidir. Ancak şerefini koruyan milletler dünyada ciddiye alınır. Dil olmazsa kültür olmaz. Kültür olmazsa kimlik, kimlik olmazsa haysiyet, şeref olmaz.”
Bu sözlerin devamında da şunu söylemeyi unutmuyor:
“Dil giderse Türkiye gider.”
26. Türk Dil Bayramı'nı layıkıyla kutlayalım; ama tarihte düştüğümüz hataları da tekrar etmeyelim.
FAHRETTİN MASUM BUDAK