☰
✕

NE OLACAK BU HALLERİMİZ?

Bunca hızlı gündem akışının olduğu ülkede yazmak kolay. Fakat, gerçeklerle bağını koparmış bir topluma yazarak ulaşmaya çalışmak bir hayalin peşinden gitmek gibi geliyor bazen...

Neden -sonuç ilişkisinden kopuk, belirli bir medya grubu tarafından sistemli bir şekilde, hükümetin istediği gibi yayın yapanlara bakılırsa her şey güllük gülistanlık. Sığ düşünce ve davranışları pahalıya pazarlayanlar kişisel ikbal ve ihya hedeflerine ulaşma adına memleketin bugününe ve yarınına büyük zararlar veriyorlar. Başka türlüsünü yapamazlar çünkü gücün ve muktedirin gölgesindeki rahatlık ve keyif her şeyden daha önemli.

Sadece bu mu?

Değil tabii.

Çoğunun yetiştiği sosyal çevrenin özelliği aynı.

Çoğu devleti, Atatürk’ün kurduğu devlet olarak görüp, bu devleti yıkmak için yanıp tutuşuyorlar.

 Muhalefet edenlerin, duyacağı laf;"bağımsızlık mücadelesi veriyoruz, kurtuluş mücadelesi veriyoruz"

Doğru bir laf bu aslında

Türkiye Cumhuriyetini kuranlara karşı verilen bir "Kurtuluş Mücadelesi"var..

Neden?

Çünkü yenisi kurulacak.

Suni destanlar yaratarak onu muhakemesizlik üzerine inşa etmek için kullanılan en büyük güç yine bu medya grupları…

Neden?

Kurtuluş savaşının kurduğu devleti yıkarken, hem destanlar lazımdır, hem de yeni kahramanlar.

"Ama" diyen herkes hain ve terörist.

"Başkanlığa hayır" diyen "hain"

Güneydoğuyu sorgulayan "terörist."

"Lohusa kadın tutuklanır mı?"diye sorsan fetöcüsün.

Hem söyledikleri gibi bu rejimi yıkarken, rejimi kullanmak hem de "aynı kıble  ve menzil "ortaklıkları lazım. Bunlar da yetmez…

Üzerine, her zaman kullanışlı başka söylemler gerekli..

Mesela;

Din

Milliyetçilik

Vatan

Bayrak...

Her mücadelenin düşmanları olmalıdır.

Düşmanlar da var tabii..

İç düşmanlar; laikler, Atatürkçüler ve "Cehape"Bunlar aynı zamanda dinsizdirler, Fatiha okumasını bilmezler.

Bir de, dış düşmanlar var.

Onlar değişiyor.

Kah ABD kah İran, kah İsrail, Rusya, arada bir Hollanda, Almanya, Barzani, Irak filan değişiyor.

Papatya falı gibi.

Seviyor, sevmiyor, seviyor, sevmiyor...

Pratik bir yöntem.

Hafızlar ile monşerlerin diplomasi anlayışındaki fark da denilebilir.

Ama iç düşmanlar hep aynı. Onlar Atatürkçüler.

Netice itibariyle el attıkları sistemin bozmadıkları bir kurumu kalmadı.

Deforme ettikleri her kurum, uygulama, prensip, devlet geleneği gibi şeylerden sonra aşılan eşik ile bir sonraki adıma geçildi…

Bu bir güç gösteriydi aslında.

 Vesayet, vesayet diye koparılan vaveyladan geriye kalan; köklü kurumların yitirilmiş saygınlığı,(TSK gibi) varlıkları satılmış veya ipotek ettirilmiş, farklı grupların derin devletçilik oynadığı, hukuku katledilmiş, adaleti defnedilmiş, tarımı marabalık sömürüsüne çevrilmiş, işsizliği artmış, talanı çoğalmış, önemli kadroları liyakatsizlere teslim edilmiş, vasatlığın, keşmekeşliğin, sorgusuz kabullerin ve cehaletin kutsandığı bir yapı…

Sadece sonuçlara bakarak anlaşılması mümkün olan bunca şeyi, uçuyoruz, büyüyoruz, diye cilalamak, uçuşun aşağıya doğru olanını da, zirve olarak bellettiriyor.

Biz, halâ müftülere verilecek nikah yetkisini tartışaduralım, cüppeli rüyaya peygamber getiren terlik satsın, öbürü kadınla tokalaşmak, ateşe tutmak gibidir desin…

İstanbul'u fetheden Fatih'in Bizans kapılarına dayandığı anda Bizans Saray'ında meleklerin cinsiyetinin tartışıldığı rivayeti var ya, durum aynen bu…

Uyananlar var tabii…

Ellerinden makamları alınanlar.

Ellerinden imkanları alınanlar..

Yemeye alışkın oldukları mamaları kısılanlar.

Ne zaman?

Kendi çıkarlarına zarar geldiğinde.

Birde %70 oy oranı ile hükümeti destekleyen fındık üreticisi uyanmış.

Hâr’da ve dar'da uyanış geç kalınmış bir uyanıştır...

Şairin dediği gibi;

"Geç anladım taşın sert olduğunu,

Su insanı boğar, ateş yakarmış..."

"Allah pisliği akıllarını kullanmayanların üzerine yağdırır."

(Yunus Suresi 100)

Selam ve umut ile...