☰
✕

Kredi freni ekonomiyi nereye götürüyor? Reel sektör alarm veriyor

Reel sektöre kredi freni neden hâlâ devam ediyor?

Enflasyon düşmedi, üretim yavaşladı… Peki bu politikanın sonu nereye gidiyor?

Türkiye ekonomisinin son iki yıldır uyguladığı para politikasının en tartışmalı başlıklarından biri, reel sektöre yönelik kredi kısıtlamaları  oldu.

Merkez Bankası’nın temel yaklaşımı oldukça net: “Kredi büyümesini yavaşlatırsak iç talep azalır, talep azalınca fiyat artışları da yavaşlar”.  Teoride bu yaklaşım klasik para politikasının temelidir. Ancak uygulamada ortaya çıkan tablo çok daha karmaşık hale geldi.

Bugün gelinen noktada üretici, sanayici ve ihracatçılar şu soruyu soruyor: Enflasyon hâlâ yüksekken neden üreten kesim finansmana erişemiyor?

TCMB neden kredi musluklarını kapatıyor?

Merkez Bankası’nın temel amacı;

  • İç talebi azaltmak
  • Krediyle tüketimi frenlemek
  • Döviz talebini sınırlamak
  • Cari açığı kontrol altında tutmak
  • TL’nin değerini korumak
  •  Enflasyon beklentilerini kırmak

Özellikle;

  • ihtiyaç kredileri
  • ticari krediler
  • KOBİ kredileri

üzerindeki büyüme sınırları bu nedenle getirildi.

Çünkü para politikasının temel varsayımı şudur: Az kredi = Az harcama = Az talep = Düşük enflasyon

Teoride doğru görünmektedir.

Peki neden istenen sonuç alınamadı?

Çünkü Türkiye’deki enflasyon yalnızca talep kaynaklı değildir.

Enflasyonun önemli bölümü;

1. Kur geçişkenliği: İthal girdi maliyetleri, Enerji, Hammadde, Ara malı lojistik

2. Vergiler: ÖTV, KDV, Kamu zamları

3. Gıda: Tarım maliyetleri, İklim, Arz yetersizliği

4. Konut: Kira, Barınma maliyetleri

5. Hizmet sektörü: Ücret artışları, Personel giderleri gibi arz yönlü nedenlerden oluşuyor.

Dolayısıyla; Talebi kısmak, arz kaynaklı enflasyonu tek başına düşürmeye yetmiyor.

En büyük yük neden reel sektörün üzerine bindi?

Burada önemli bir ayrım oluştu. Talebi azaltmaya yönelik politika uygulanırken; üretim için gereken finansman da aynı şekilde daraltıldı.  Oysa; tüketici kredisi ile işletme sermayesi kredisi aynı ekonomik etkiyi oluşturmaz. Birisi tüketim yaratır. Diğeri üretimi sürdürür.

Bugün birçok firma;

  • hammadde alamıyor
  • stok oluşturamıyor
  • maaş ödemekte zorlanıyor
  • vergi-finansman arasında tercih yapmak zorunda kalıyor.

Reel sektörün karşı karşıya olduğu tablo

Bugün birçok sanayi kuruluşunda; İşletme sermayesi eriyor

Nakit döngüsü uzuyor. Tahsilatlar gecikiyor. Vadeler açılıyor. Faiz maliyeti yükseliyor.

Ticari alacak büyüyor

Şirket birbirine kredi açıyor. Banka yerine tedarikçi finansman sağlıyor. Risk tüm zincire yayılıyor.

Yatırımlar duruyor

Makine yatırımı, Kapasite artırımı, Yeni fabrika, AR-GE hepsi erteleniyor.

İstihdam baskı altına giriyor

İlk aşamada; fazla mesailer kaldırılıyor. Sonra; işe alımlar duruyor. Ardından; personel azaltmaları geliyor.

İflas ve konkordato riski büyüyor

Son aylarda; Finansal Yeniden Yapılandırma (FYY), konkordato, takipteki alacaklar, Varlık Yönetim Şirketi satışları aynı anda yükseliyor.

Bu tesadüf değildir. Hepsi aynı finansman krizinin farklı yansımalarıdır.

Kredi durursa ekonomi nasıl etkilenir?

Ekonomide kredi; insan vücudundaki kan dolaşımına benzer. Kan dolaşımı tamamen durursa; organlar çalışamaz. Kredi akışı tamamen yavaşlarsa; üretim zinciri kopmaya başlar.

Bunun sonuçları;

  • üretim düşer
  • yatırım azalır
  • kapasite kullanım oranı geriler
  • işsizlik artar
  • iflaslar çoğalır
  • bankaların takipteki alacakları yükselir
  • vergi gelirleri azalır.

Sonuçta büyüme de zayıflar.

Paradoks oluşuyor

Enflasyonu düşürmek amacıyla; üretim yavaşlıyor. Üretim yavaşlayınca; arz azalıyor. Arz azalınca; fiyat baskısı yeniden oluşabiliyor. Yani; enflasyonu düşürmeye çalışan politika, bazı sektörlerde arzı azaltarak enflasyonu tekrar besleyebiliyor.

Bu nedenle birçok ekonomist; talebi baskılamak ile üretimi baskılamanın aynı şey olmadığını vurguluyor.

Sürekli yüksek faiz ve kredi kısıtı sürdürülebilir mi?

Uzun süre devam etmesi halinde şu riskler artar:

  • Sermaye yapısı zayıf firmaların piyasadan çekilmesi.
  • Sağlıklı işletmelerin bile nakit sıkışıklığı nedeniyle finansal strese girmesi.
  • Bankaların takipteki kredi oranlarının yükselmesi.
  • Varlık Yönetim Şirketlerine daha fazla sorunlu kredi devri.
  • Üretim kapasitesinde kalıcı kayıplar.
  • İhracat rekabet gücünün zayıflaması.
  • İşsizlikte artış.
  • Potansiyel büyüme hızının düşmesi.

Bu nedenle kredi sıkılaştırmasının süresi ve kapsamı kritik önem taşır. Kısa vadede dezenflasyon programını destekleyebilir; ancak uzun süre ve ayrım gözetmeden uygulanması, ekonominin üretim kapasitesini aşındırma riski taşır.

Çözüm ne olabilir?

Ekonomi yönetiminin önündeki temel denge, tüketimi finanse eden krediler ile üretimi finanse eden kredileri aynı sepete koymamaktır.

Öne çıkan politika seçenekleri şunlardır:

  • Üretim, ihracat ve yatırım amaçlı kredilerin daha seçici biçimde desteklenmesi.
  • KOBİ’lerin işletme sermayesi ihtiyacına yönelik, performans kriterlerine bağlı kredi kanallarının güçlendirilmesi.
  • Verimlilik ve katma değer yaratan yatırımlar için uzun vadeli finansman mekanizmalarının artırılması.
  • Enflasyonla mücadelede para politikasının, maliye politikası ve yapısal reformlarla daha güçlü şekilde desteklenmesi.
  • Arz yönlü enflasyonu besleyen enerji, lojistik, tarım ve verimlilik sorunlarına yönelik kalıcı çözümler geliştirilmesi.

Üretim Öncelikli hale gelmeli

Türkiye’nin enflasyonla mücadele etmesi zorunludur. Ancak bu mücadelede üretim kapasitesinin korunması da en az fiyat istikrarı kadar stratejik öneme sahiptir.

Kredilerin tamamen durduğu bir ekonomide yalnızca talep değil, üretim, yatırım, istihdam ve ihracat da zayıflar. Bu nedenle politika tasarımında en kritik soru artık şudur: Enflasyonu düşürürken üretim gücünü nasıl koruyacağız?

Bu soruya verilecek yanıt, sadece bugünkü dezenflasyon sürecinin değil, Türkiye ekonomisinin orta ve uzun vadeli büyüme potansiyelinin de belirleyicisi olacaktır.

Erol TAŞDELEN – Ekonomist