Türkiye bugün yeniden tarımı konuşuyor. Kuruyan toprakları, boşalan köyleri, üretimden uzaklaşan gençleri, ithalata bağımlı hale gelen tarım politikalarını…
Fakat kimsenin yüksek sesle sormadığı başka bir soru var: Cumhuriyet’in kuruluşunda hedeflenen üretim modeli gerçekten unutuldu mu? Ya da unutulmak mı istenildi?
Çünkü Mustafa Kemal Atatürk’ün hayal ettiği Cumhuriyet yalnızca şehirlerden ibaret değildi. O, fabrikalar kadar köyleri de planladı. Hatta belki de Cumhuriyet’in gerçek omurgasını köylerde kurmak istedi.
Bugün “Cumhuriyet Köyü” olarak bildiğimiz model; yalnızca birkaç evin yan yana geldiği sıradan bir kırsal yerleşim projesi değildi.
Bu model; üretimin, eğitimin, bilimin ve sosyal kalkınmanın aynı merkezde birleştiği büyük bir devlet vizyonuydu.
Ve dikkat çekici olan şudur: Bu modelin ruhuna en yakın bölgelerden biri Trakya’ydı. Tekirdağ, Edirne ve Kırklareli yalnızca birer sınır şehri değildi. Cumhuriyet’in modernleşme laboratuvarı olarak görülüyordu.
Çünkü Trakya’da başka bir sosyolojik yapı vardı. Balkanlardan gelen üretici göçmen nüfus…
Toprak işleme kültürü…
Kooperatif mantığı…
Kadının üretime aktif katılımı…
Avrupa’ya açılan demiryolu ağı…
Planlı tarıma uygun geniş ovalar…
Atatürk’ün hedeflediği köy modeli tam da böyle bir zemine ihtiyaç duyuyordu.
Cumhuriyet’in ilk yıllarında Trakya’da yapılan tarımsal hamleler bugün bile yeterince konuşulmuyor.
Örneğin Tekirdağ’da buğday ve ayçiçeği üretiminin devlet politikası hâline gelmesi yalnızca ekonomik bir tercih değildi.
Bu aynı zamanda “üreten köy” modelinin uygulamasıydı.
Malkara, Hayrabolu ve Muratlı çevresindeki geniş üretim alanları; modern ekipman kullanımının erken başladığı bölgeler arasında yer aldı.
Cumhuriyet yönetimi burada küçük üreticiyi yalnız bırakmayan bir sistem oluşturmaya çalıştı.
Edirne ise yalnızca bir sınır şehri değil; tarımsal planlamanın stratejik merkeziydi.
Meriç Havzası boyunca oluşturulan üretim düzeni sayesinde pirinç ve tahıl üretimi desteklendi.
Karaağaç çevresindeki tarım politikaları bile dönemin modernleşme anlayışını yansıtıyordu.
Bugün bile Edirne’nin verimli ovalarına bakıldığında Cumhuriyet’in ilk kalkınma planlarının izleri hissedilir.
Kırklareli tarafında ise farklı bir model dikkat çekiyordu:
Hayvancılık ile tarımın birlikte planlandığı karma üretim sistemi.
Özellikle Alpullu çevresinde kurulan üretim ağı yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda sosyal dönüşüm projesiydi.
Türkiye Şeker Fabrikaları bünyesindeki Alpullu Şeker Fabrikası; Cumhuriyet’in köy kalkınması vizyonunun en somut örneklerinden biri oldu.
Çünkü fabrika yalnızca şeker üretmiyordu.
* çiftçiyi örgütlüyor,
* pancar üretimini planlıyor,
* köylüyü sanayi ile buluşturuyor,
* bölgesel ekonomiyi canlandırıyordu.
İşte tam da bu nedenle Trakya sıradan bir tarım bölgesi değildi.
Cumhuriyet’in ekonomik bağımsızlık denemesiydi.
Bugün birçok kişi Cumhuriyet’in yalnızca siyasi devrimlerini konuşuyor.
Oysa en büyük devrimlerden biri tarımda planlı kalkınma fikriydi.
Ve belki de en dramatik soru burada başlıyor:
Türkiye, Atatürk’ün üretim merkezli köy modelinden uzaklaştığı için mi bugün yeniden kırsal kriz yaşamaktadır?
Çünkü Cumhuriyet’in ilk yıllarında hedef; köyden kente göç etmek değildi.
Tam tersine, köyü çağdaşlaştırarak üretim merkezi haline getirmekti.
Fakat bugün aynı Trakya’da bile:
* genç nüfus üretimden uzaklaşıyor,
* tarım maliyetleri yükseliyor,
* köyler yaşlanıyor,
* verimli araziler yapılaşma baskısıyla karşılaşıyor.
Bir zamanlar Cumhuriyet’in örnek üretim bölgesi olan Trakya, şimdi başka bir dönüşümün eşiğinde duruyor.
Bu yüzden mesele yalnızca geçmişi nostaljiyle anmak değildir.
Asıl mesele şudur:
Cumhuriyet’in kuruluşundaki üretim aklı yeniden okunabilir mi?
Belki de Türkiye’nin yeni kalkınma tartışmaları; gökdelenlerden değil, yeniden köylerden başlayacaktır.
Ve belki de Atatürk’ün yıllar önce işaret ettiği gerçek hâlâ değişmedi:
“Milli ekonominin temeli ziraattır.”
Bugün Trakya ovalarına dikkatle bakıldığında, yalnızca ekili tarlalar görülmez.
Aynı zamanda yarım kalmış büyük bir Cumhuriyet projesinin izleri de görülür.
Belki de soru artık şudur:
Türkiye yeniden üreten köy modeline dönebilir mi; yoksa Cumhuriyet’in en büyük kalkınma hayali sessizce tarihe mi karışacak?