☰
✕

12 EYLÜL CUNTASININ ÜLKÜCÜLERE ZARARLARI

ABD'nin yerli piyonu generaller tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin yakın siyasi ve sosyal tarihini derinden sarsan ve ülkedeki tüm siyasi dinamikleri baştan sona dönüştüren en kritik kırılma noktalarından biridir.

ABD'nin yerli piyonu generaller tarafından gerçekleştirilen 12 Eylül 1980 askeri darbesi, Türkiye’nin yakın siyasi ve sosyal tarihini derinden sarsan ve ülkedeki tüm siyasi dinamikleri baştan sona dönüştüren en kritik kırılma noktalarından biridir. 1970’li yıllar boyunca mecbur kalarak sol ile girdiği silahlı mücadelelerle gündemde yer alan Ülkücü Hareket darbe gecesiyle birlikte hayatının en sert ve travmatik kırılmasını yaşamıştır.

​Resmî söylemde sözde "kardeş kavgasını bitirmek" gerekçesiyle yönetime el koyan ABD güdümlü darbeci generaller, sağ ve sol ayrımı gözetmeksizin her iki kesimi de ezme politikası güttüğünü açıkça ilan etmiş, ancak Ülkücü Hareket açısından bu süreç daha ağır bedeller, ideolojik krizler ve psikolojik yıkımlarla dolu bir hesaplaşmaya dönüşmüştür. Bu zararları birkaç başlık altında incelemek mümkündür.

​HUKUK VE YARGI KIYIMI

​12 Eylül darbesinin hemen ardından 16 Eylül 1980’de Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) Genel Başkanı Alparslan Türkeş ve parti yöneticileri ile birlikte ülkücü dernek ve vakıfların tamamı kapatılmış ve yöneticilerinin hepsi tutuklanmıştır.

Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı 1 Nolu Askerî Mahkemesi’nde açılan "MHP ve Ülkücü Kuruluşlar Davası", ülkücü kadrolara yönelik tasfiyenin en somut belgesini oluşturmuştur. Tunç Soyer gibi sol kökenli savcıların hazırladığı iddianamede milli ve manevi değerleri baş tacı yapan ve bu uğurda en değerli varlıkları olan canlarını ortaya koyarak mücadele eden MHP ve ülkücü kuruluşlar, devleti ele geçirmek amacıyla kurulmuş "çete" veya "suç örgütü" gibi suçlamalara maruz kalmışlardır.

Açılan dava kapsamında yüzlerce ülkücü idama çarptırılmış, binlercesi onlarca yılı bulan hapis cezalarına mahkûm edilmiştir. Yargılamalar süresince başta ülkücü hareketin lideri olan Alpaslan Türkeş ve arkadaşları olmak üzere kurucu, entelektüel ve saha kadrolarının tamamı tutuklanarak hareket kadrosuz bırakılmaya çalışılmıştır.

​Cezaevlerine sokulan ülkücüler burada her türlü işkence, baskı, zulüm ve maddi manevi baskılara maruz bırakılmışlardır. ​Ülkücülerin darbe sonrası yaşadığı en büyük travmalardan biri, devletçi ve milliyetçi kimliklerine rağmen bizzat devletin kolluk ve yargı mekanizmaları tarafından ağır baskı ve işkenceye tabi tutulmaları olmuştur. Özellikle Ankara’da bulunan Mamak Askerî Cezaevi ve özellikle de C-5 koğuşu ve diğer sıkıyönetim cezaevlerinde ülkücülere uygulanan ağır işkenceler, hareketin hafızasında silinmez izler bırakmıştır. Türkeş dâhil olmak üzere hareketin lider kadrosu yıllarca tutuklu kalmıştır.

12 Eylül’ün ABD uşağı darbecileri tarafından "bir soldan, bir sağdan" mantığıyla yürüttüğü idam politikası sonucunda Mustafa Pehlivanoğlu, Cevdet Karakaş, İsmet Şahin, Fikri Arıkan, Cengiz Baktemur, Ali Bülent Orkan, Ahmet Kerse, Halil Esendağ ve Selçuk Duracık olmak üzere 9 ülkücü kahpece idam edilmiştir.

​Darbeci zihniyetin kotardığı ​12 Eylül’ün Ülkücü hareket üzerindeki en derin zararı, idrak ve aidiyet sarsıntısı olmuştur. Çünkü 1980 öncesinde ülkücüler teşkilat ve ocaklarında kendilerini, “Milli ve manevi değerlere saygılı, devletini seven, milleti için her türlü fedakârlığı yapan, devletin ve vatanın asıl koruyucusu, çağın en büyük yıkım ideolojilerinden biri olan Komünizme karşı devletin yardımcısı" olarak görmüş ve öyle yetiştirilmişlerdir. Ancak darbe sonrası bizzat korumaya çalıştıkları devlet mekanizması ülkücüleri ezmiş, işkenceden geçirmiş ve yıllarca hapishanelerde on binlerce gencin gençliğini heder etmiştir.

Dönemin MHP Genel Sekreteri Agâh Oktay Güner’in tutuklu olduğu cezaevinden sarf ettiği ​"Fikirlerimiz iktidarda, kendimiz zindandayız." şeklindeki sözü yaşanan travmanın sebeplerini ortaya koyan bir özettir. Bu söz, ülkücülerin cezaevlerinde yaşadığı paradoksu ve psikolojik yıkımı simgeleyen bir ifade olarak tarihteki yerini almıştır.

​12 Eylül cuntası, ülkücülerin savunduğu Türk-İslam Ülküsü ve milliyetçilik söylemlerini kendi resmî ideolojisi haline getirip devleti bu fikirler doğrultusunda yeniden yapılandırırken, bu fikirlerin bayraktarlığını yapan gençleri zindanlara atarak ağır bir kimlik krizine yol açmıştır.

​SİYASİ VE KURUMSAL YAPININ DAĞILMASI

​1980 öncesinde disiplinli bir hiyerarşiye ve geniş bir kitle tabanına sahip olan Ülkücü hareket, lider kadrosu da dâhil bütün kadrolarının cezaevlerine düşmesi sebebiyle darbeyle birlikte büyük yara almıştır.

Başta hareketin doğal lideri Alparslan Türkeş başta olmak üzere sürükleyici isimlerine getirilen siyasi yasaklar, hareketin uzun yıllar siyasal alanda toparlanmasını engellemiştir.

1983 yılında yeniden siyasi hayata dönülürken 12 Eylül cuntacıları MHP’yi bundan uzak bırakılmıştır. MHP ancak siyasi yasakların kalktığı 1987 yıllarından sonra Muhafazakâr Parti (daha sonra Milliyetçi Çalışma Partisi - MÇP) olarak teşkilatlanmaya çalışmış, ancak ilk etapta eski gücünü ve toplumsal karşılığını bulamamıştır.

1980-1992 yılları arasında sistemi elinde tutan güçlerin Ülkücü hareket ve MHP’nin yeniden toparlanmaması için yaptığı şeytani çalışmalar neticesini vermiş ve önce cezaevlerinde başlayan fikir ayrışmaları daha sonra siyasi hayata da yansımıştır.

Cezaevi süreçlerinde yaşanan dini ve tasavvufi sorgulamaların temelinde sistemin cezaevindeki ülkücülere yönelik sinsi bölme planları olduğunu bizzat yaşayarak görenlerden biriyim. Sistem cezaevlerine soktuğu ülkücülerin dışarı çıktığında problem olmaması için tasavvuf ve tarikat kanalıyla kendilerine göre bir “ehlileştirme” politikası uygulamış, bu çerçevede birçok tarikat halifesi cezaevlerinde ülkücülerle açık görüş yaptırılacak kadar korunup kollanmıştır.

Ülkücülerin devlet hususunda yaşadıkları hayal kırıklığı, uygulanan sinsi planlar sayesinde hareket içinde "devletçi milliyetçilik" ile "İslamcı/ümmetçi milliyetçilik" gibi lüzumsuz ve içi boş bir ayrışmaya sebep olmuş ve birbirinin hayatını kurtarma adına kendi canından olmayı tercih eden ülkücüler birbirleriyle kavga eder hale getirilmiştir.

ABD güdümündeki 12 Eylül rejiminin saçtığı fitne ile yaşanan bu kırılma ve fikri çatışmalar, 1990’ların başında bazı Ülkü Ocakları yöneticilerinin hareketten kopmasına sebep olmuştur.

​Bu anlamda 12 Eylül cuntası, Ülkücü hareketin sadece siyasi değil, insani sermayesini de yok etmiştir. 1970’lerin genç, dinamik, üniversiteli ülkücü kuşağı; hapis, sürgün, fişleme, işkence ve adli cezalar nedeniyle eğitim ve kariyer hayatından koparılmıştır. Ülkücü aileler ve bireyler uzun yıllar ekonomik zorluklar, işsizlik ve sosyal alanda fişlenme baskısıyla yaşamak zorunda kalmıştır. Bu süreçte sendikalardan meslek odalarına, gençlik derneklerinden köylü örgütlenmelerine kadar ülkücülerin güçlü olduğu tüm sivil toplum ağları feshedilerek hareketin toplumsal kılcal damarları kesilmiş ve böylelikle sivil toplum gücünün azalmasına sebep olmuştur.

Bu konuda yaşananları özetlemek gerekirse, ​ABD güdümlü cuntacı generallerin kotardığı 12 Eylül 1980 askeri darbesi; Ülkücü hareketin insan kaynağını biçmiş, kurumsal yapısını dağıtmış ve bizzat savunduğu devlet kavramıyla olan duygu ve ideolojik bağını derinden yaralamıştır. Ülkücü hareket bu darbe ile sadece fiziki olarak zindanlara kapatmakla kalmamış; ideolojik bölünmelere ve etkileri günümüze kadar uzanan derin sosyolojik ve politik travmalara da sürüklenmiştir.

 

BÜTÜN TRAVMALARA RAĞMEN DİMDİK AYAKTA

MHP ve Ülkücü hareket yaşadığı bunca sarsıntılara, işkencelere, ekonomik zorluklara ve hareketi bölmek için çabalayan şer güçlere rağmen en kısa zamanda kendini toparlamış, partisini ve gençlik hareketini kurarak kaldığı yerden yeniden “Besmele” çekerek yoluna devam etmiştir. Kurulduğundan günümüze kadar gelen süreçte değişik dönemlerde hareket içten ve dıştan gelen bölme planları ile karşı karşıya kalmış, saldırılara uğramış, ancak yaşanan bunca kopmalara rağmen gücünü kaybetmeden bugünlere kadar gelmiştir. Özellikle 2015 yılından sonra “Söz konusu vatansa gerisi teferruattır” ilkesini ön plana çıkaran MHP ve Ülkü Ocakları vatan ve millet için fedakârlık yapmanın en yüksek örneğini sergileyerek kendini bir kez daha ispatlamıştır. 15 Temmuz’da FETÖ’cü alçakların ABD’li abileri ile kotarmaya çalıştığı darbe girişiminde de ilk tepkiyi MHP ve lideri Devlet Bahçeli koymuş ve Ülkücü hareket darbenin bastırılmasında çok önemli roller üstlenmiştir. Bu süreçte ortaya koyduğu milli ve manevi değerlere uygun stratejileri ile birleştirici bir rol oynamış, ülkemizin kalkınmasında, uluslararası planda etkin rol oynamasında ve özellikle PKK terörünün sonlanma sürecine girmesinde başat bir rol oynamıştır. Son iki senedir ortaya konan “Terörsüz Türkiye” projesi ile de kırk senedir ülkemize büyük zararlar veren PKK terörünü sonlandırma yolunda tarihte görülmemiş bir strateji sergilemiştir. MHP’nin ortaya koyduğu bu proje bizzat Cumhurbaşkanımız tarafından da en üst seviyede destek görmüş ve “Terörsüz Türkiye” projesi çerçevesinde PKK kırk yıl sonra silah bırakıp kendini feshetmiştir.

 

DARBECİ KATİLLERİN ŞEHİT ETTİĞİ ÜLKÜCÜLER

12 Eylül 1980 askeri darbesinin yargı pratiğinde Ülkücü harekete yönelik infazlar, dönemin siyasi anlayışı tarafından "tarafsızlık" adı altında alçakça yürüttüğü "bir soldan, bir sağdan" idam politikası üzerine kurgulanmıştır.

​Darbeci cunta rejimi, topluma ve uluslararası kamuoyuna tarafsız olduğu algısını vermek için adli ve hukuki süreçleri araç haline getirmiş ve ne yazık ki 9 ülkücü için idam kararlarını birçok hukuki süreci baypas ederek hızla onaylayıp infaz etmiştir.

​

9 ÜLKÜCÜNÜN YARGILANMA SÜREÇLERİ

12 Eylül cuntacıları tarafından katledilen ülkücü şehitlerin yargılanma süreçlerini asla unutmamak gerekir. Zira bu süreçler hukuksuzluğun ve alçaklığın birer sembolü olarak tarihe mal olmuştur. Gelecek nesillerin bunları hatırlaması Ülkücü hareket için hayati önem taşımaktadır. Bunun için şehit edilen ülkücülerin süreçlerini özetlemenin hatırlatma bakımında önemli olduğuna inanıyorum.

​Mustafa Pehlivanoğlu (7 Ekim 1980)

Ankara Balgat’ta bir kahvehanelerin taranması ve 5 kişinin öldürülmesi olayının faili olarak tutuklandı. Darbeden hemen önce Mamak Askerî Cezaevi’nden firar etti. Darbe sonrası yakalandı ve alelacele kurulan Sıkıyönetim Mahkemesi’nce yargılandı. Temyiz mekanizmaları hızla bypass edilerek kararı onaylandı ve idam infaz edildi.

Pehlivanoğlu, 12 Eylül rejiminin infaz ettiği ilk ülkücüdür. Sol görüşlü Necdet Adalı’nın idamından hemen saatler sonra asılmıştır. Yıllar sonra Sıkıyönetim Mahkemesi Hâkimi Ali Fahir Kayacan, Pehlivanoğlu’nun asılan solcu Necdet Adalı’ya "denge ve eşitlik" oluşturması amacıyla idam edildiğini itiraf etmiştir. İnfazından sonra ailesine bıraktığı mektup, darbenin sembol belgelerinden biri haline gelmiştir.

​Cevdet Karakaş (4 Haziran 1981)

Elazığ’da bir sol görüşlünün öldürülmesi vakasından tutuklanmıştır. Elazığ Sıkıyönetim Mahkemesi’nde kısa süren yargılamanın ardından ölüm cezasına çarptırıldı. Karar MGK tarafından acele bir şekilde onaylandı ve karar Elazığ Kapalı Cezaevi'nde infaz edildi.

​İsmet Şahin (20 Ağustos 1981)

İstanbul’da bir güvenlik görevlisini (inzibat erini) öldürme iddiasıyla tutuklandı.  İstanbul Sıkıyönetim Koordinasyon Mahkemesi’nde yargılandı. Yargılama sürecinde savunma haklarının kısıtlandığı, işkence altında alınan ifadelerin delil sayıldı ve idama mahkûm edildi. Cuntacıların kararı onaması üzerine cezaevi şartlarında infaz kararı uygulandı.

​Fikri Arıkan (27 Mart 1982)

Ankara’da sol görüşlü bir militanın öldürülmesi iddiasıyla tutuklandı. Mamak Askerî Cezaevi’nde (C-5 koğuşunda) ağır işkencelerden geçirildi. Ankara 1 Nolu Sıkıyönetim Mahkemesi tarafından idama mahkûm edildi. MGK onayıyla Ankara Ulucanlar Cezaevi’nde idam edildi.

​Cengiz Baktemur (2 Mayıs 1982)

Malatya Doğanşehir’de CHP İlçe Başkanı'nın öldürülmesi olayının faili olarak tutuklandı. Malatya Sıkıyönetim Mahkemesi kararıyla yargılandı. Henüz 20'li yaşlarının başında olan Baktemur, delil yetersizliği iddialarına ve itirazlara rağmen hızlandırılmış yargılamayla idam cezası aldı ve cezası Elazığ Cezaevi’nde infaz edildi.

​Ali Bülent Orkan (13 Ağustos 1982)

Ankara Piyangotepe’de bir kahvehanenin taranarak 7 kişinin öldürülmesi olayının faili olduğu iddiasıyla tutuklandı. İşkence iddialarının en yoğun olduğu dosyalardan biridir. Sanığın kolluk kuvvetleri nezdindeki ifadesi esas alınarak Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi'nce idam kararı verildi. Ulucanlar Cezaevi'nde darağacına çıkarıldı.

​Ahmet Kerse (31 Ocak 1983)

Gaziantep’te sol görüşlü bir şahsın öldürülmesi olayının faili olduğu iddiasıyla tutuklandı. Adana Sıkıyönetim Mahkemesi’nde yargılandı. Kararın temyiz süreci hızla tamamlanarak MGK onayı alındı ve Gaziantep Cezaevi’nde idam edildi.

​Halil Esendağ - Selçuk Duracık (5 Haziran 1983)

İzmir Buca’da fırın basma ve 4 kişiyi öldürme eyleminin sanığı olarak tutuklandılar. İzmir Sıkıyönetim Mahkemesi’nde birlikte aynı dosyadan yargılandılar. İşkence altında ifade verdiklerini iddia etmelerine rağmen mahkeme itirazlarını reddetti ve idama mahkûm etti. İzmir Buca Cezaevi'nde cezaları aynı gece birkaç saat arayla infaz edildi.

​

İDAM KARARLARINDAKİ HUKUKİ İHLALLER

​12 Eylül askeri cuntasının yaptığı darbe ortamında yapılan yargılamalar ve verilen idam cezaları hep tartışılmıştır. İdam kararlarının hukuki zeminini inceleyen araştırmacılar ve tarihçiler, süreçte birçok temel sorunların varlığını ortaya koymuşlardır.

​İdamlarda darbeciler bir sağdan, bir soldan siyaseti güderek güya dengeleme sağlanmışlardır. Kenan Evren ve cuntanın temel stratejisi, toplumun hiçbir kesimine taraf olunmadığı imajını vermekti. Bu durum, hukuki suçluluk ilkesinden ziyade aritmetik bir terazi kurulmasına yol açmıştır. Sol gruptan bir idam onaylandığında, kamuoyu tepkisini azaltmak için hemen ardından onay bekleyen bir ülkücü dosyasının infazı öne çekilmiştir.

​Mahkemelerde kutsal sayılan savunma hakkı askıya alınmıştır. Sıkıyönetim mahkemelerinde sanıkların avukatlarıyla mahrem görüşme hakları sınırlandırılmış, dava dosyalarına erişim zorlaştırılmıştır. Yargıtay ve MGK onay süreçleri olağan hukuk düzeninin aksine siyasi direktiflerle hızlandırılmıştır.

Karakollarda, siyasi şubelerde işkenceyle alınan ifadeler mahkemelerde esas alınmıştır. Özellikle Mamak C-5, Adana, Malatya ve Buca cezaevlerinde gözaltı ve tutukluluk süreçlerinde yapılan ağır işkencelerle imzalatılan ifadeler, mahkemelerde tek geçerli delil muamelesi görmüştür. Sanıkların duruşmalarda delil toplama ve ifade reddi talepleri dikkate alınmamıştır.

12 Eylül cuntacıları siyasi meşruiyet arayışına girmiştir. 12 Eylül rejimi, kendi askerî diktatörlüğünü "kamu düzenini sağlayan güç" olarak meşrulaştırmak adına sert tedbirler almıştır. İdamlar, toplumsal muhalefeti ve gençlik hareketlerini tamamen sindirmek için bir korku iklimi aracı olarak kullanılmıştır.

 

DARBECİLERİ VE ŞEHİTLERİ UNUTMAYALIM

Aradan geçen 26 yıla rağmen 12 Eylül cuntacılarının işledikleri cinayetler hala unutulmamıştır. Bu darbenin Ülkücü hareket üzerinde bıraktığı zararların etkileri ise halen devam etmektedir. Yıllarca cezaevlerinde kalan ülkücülerin buralarda yaşadıkları travmalar sebebiyle maddi ve manevi birçok zararın tesiri bugün bile görülmektedir.

MHP ve Ülkücü hareket olarak 12 Eylül cuntacılarının yaptıklarını unutturmamak adına yaşananların yazılıp çizilmesi ve tarihe mal edilmesi önemli bir görev olarak kabul edilmesi ve gereken yapılmalıdır.

Taşmedreseli Ülkücülerin ve MHP’nin değişik teşkilatlarının bu hususu hatırlatmak adına yaptıkları programlar çok değerlidir ve devam ettirilmelidir. Unutmayalım ki geçmiş geleceğin aynasıdır ve geçmişten ders alanlar geleceği inşa etmede büyük avantajlar sağlayan kişiler olacaktır.

Bu vesile ile 12 Eylül darbesinin yıldönümünde ABD uşağı darbecileri bir kez daha kınıyor, ölenlerin mekânının Cehennem olmasını diliyorum. Bu süreçte şehit olan ülküdaşlarımızın mekânı cennet olsun diyor ve rahmet ve minnetle anıyorum. Ülkücü gazilerimize ve bu sürecin bütün çilesini çekmiş ülküdaşlarımıza da hayırlı ve bereketli ömürler diliyorum.